“Hayalim hadiselerin tabii seyrinin önüne geçebilir yahut hiçbir tabii seyrin asla varmayacağı bir istikamete teğet geçip savrulabilir. İlk hâlde hayalim hiçbir zarar vermez, hatta çalışan insanların enerjisini destekleyip artırabilir bile. Böyle hayallerde emek gücünü çarpıtacak yahut felce uğratacak hiçbir şey yoktur. Bilakis, insan bu türden hayal kurma kabiliyetinden büsbütün mahrum bırakılsaydı, vakit vakit ileri atılıp ellerinin daha yeni şekil vermeye başladığı mahsulü zihninde bütün ve tamamlanmış bir suret hâlinde tasavvur edemeseydi; sanat, ilim ve amelî gayret sahasında onu o çetin ve upuzun işlere sevk edecek muharrik gücün ne olacağını doğrusu tahayyül edemiyorum. Hayal ile gerçek arasındaki ayrışma, yeter ki hayal kuran kişi hayaline ciddiyetle inansın, hayatı dikkatle gözlesin, gözlemlerini havada kurduğu o şatolarla kıyaslasın ve hülasa hayalinin tahakkuku için vicdanen çalışsın, hiçbir zarar vermez. Hayal ile hayat arasında bir nebze bağ varsa ne âlâ.”
D. İ. Pisarev'den, "Lenin'in Ne Yapmalı?" risalesinden naklen
Siyasî tarihte politik aksiyonun doktrinle teması noktasında şüphesiz en yüksek mahareti göstermiş isimlerden Vladimir Lenin kendi davası için bir hayal-gerçeklik muhasebesi yaparken Pisarev’in yukarıdaki sözlerinden etkilenmiş ve devrimcinin hayal ile somut gerçeklik arasındaki bağı gözetmesini, inancındaki samimiyet ve ciddiyeti, hayatı pür dikkat gözlemini ve hayalinin tahakkuku için vicdanen çaba sarf etmesini şuurlu politik aksiyonun temel şartı olarak görmüştü. Zira ideal siyasî seçkin hem bir gelecek tasavvur edebilen hem de içinde yaşadığı toplumu soğukkanlılıkla tahlil edip o tasavvuru toplumun hakikatine raptedebilen kişidir. Hayal kurmak herkese açık bir imkândır fakat muhayyel olanı toplumun belirgin ya da üstü kapalı gerçekliği içinde yorumlamak ancak mümtaz bir zümrenin maharetidir. Bir önceki yazımda siyasî iktidarın daima organize bir azınlığın uhdesinde şekillendiğini ve bu azınlığın, ancak kurduğu siyasî formülü toplumun sosyal tipine bağlayabildiği ölçüde ayakta kalabildiğini Gaetano Mosca'dan hareketle serdetmiştim. Şimdi bu mücerret çerçevenin on dokuzuncu asır Osmanlısında nasıl vücut bulduğuna -Vilfredo Pareto'nun seçkin teorisi rehberliğinde- birbirini kovalayan üç zümre üzerinden bakalım.
Hikâyeye Tanzimat’ın yönetici çekirdeğiyle başlamak gerekir. Mustafa Reşid Paşa’nın ardından Mehmed Emin Âli Paşa ve Keçecizade Mehmed Fuad Paşa -yanlarında Kıbrıslı Mehmed Emin Paşa, Mütercim Mehmed Rüşdî Paşa ve Yusuf Kâmil Paşa bulunacak şekilde- 1871’de Âli Paşa’nın ölümüne değin sadaret makamını fiilen ellerinde tuttular. Hariciye nezareti ise 1857’den 1869’da Fuad Paşa’nın ölümüne kadar Âli ve Fuad Paşalar arasında el değiştirdi.¹ Dahiliye nezaretinin çoğu zaman bağımsız bir makam olarak bulunmayıp sadaretin içinde yer alması sebebiyle bahsedilen mevki üzerindeki denetim idarî mekanizmanın neredeyse tamamına hükmetmek anlamına geldi.
Pareto’nun tasnifiyle bu kadro yenilikçilerden -yani uyuşma tortusu bakımından zengin bir gruptan- oluşuyordu. Uyuşma tortusu denen sosyolojik fonksiyon, söz konusu kadronun yönetim tarzını askerî disiplin ya da meşrû otorite uygulamalarından ziyade uzlaştırma ve toplumda ayrı bulunan unsurları bir araya getirme becerisine dayandırıyordu. Bu beceriyi üç alanda birden gösterdiler. Diplomatik alanda imparatorluğun bekasının büyük devletler arasındaki dengeyi gözetmekte yattığının farkına vardılar. Kırım Harbi’nin ardından imparatorluğun Avrupa sistemine resmen kabul edilmesi ve toprak bütünlüğünün 1856 Paris Antlaşması’yla güvence altına alınması uyuşma tortusunu açıkça yansıtan denge siyasetinin sonucuydu. Hukukî ve idarî alanda Tanzimat ve Islahat Fermanları ile 1858 Arazi Kanunnamesi gibi kanunlaştırma adımlarıyla devlet yeniden yapılandırıldı. Malî alanda ise en riskli adımlar Kırım Harbi’nin yarattığı konjonktürde dış borçlanma yoluyla atıldı. Hatta bu dönemde devletin dış borçlanma haricinde Galata sarraflarından kısa vadeli avanslar alma eğiliminde olduğu, ayrıca tedavüle sürülmesi planlanan kaime banknotlarının miktarının halktan gizli kalması adına numarasız basıldığı yönünde delillere rastlanmaktadır.²
Buna rağmen, bu üç yaklaşımın ortak kusuru kısa vadede çeşitli buhranları savuşturuyor gibi gözükürken uzun vadede daha büyük krizlere kapı aralamalarıydı. Buna dair en açık örnek malî sahada görülebilir. Zira dış borçların faizi ve geri ödemeleri devletin cari işlerine yetecek meblağ bırakmamıştı. Sonuç olarak yeni açıklar yeni borçlanmaları ve onlar da geri ödemeleri takip etti ve nihayetinde 1875 iflası ve Muharrem Kararnamesi ile Düyûn-ı Umûmiyye'ye giden yol belirmiş oldu. Bu noktada Kırım Harbi’nin dış borçlanma imkânları bakımından bir dönüm noktası teşkil ettiğini yeniden hatırlatmak gerekir. Nitekim Sultan Abdülmecid devri devlet ricalinden Meclis-i Vâlâ Reisi Damad Fethi Paşa dış borçlanma fikri henüz ilk kez masaya yatırıldığında devletin kendini bir borç sarmalında bulacağını öngörmüştü. Uluslararası borçlanma ve borç yapılandırma kurumlarının henüz ortaya çıkmadığı bir dönemde yapılan bu anlamlı öngörü şüphesiz son derece müfit bir uyarıydı.³ Uyuşma tortusunun aralarında baskın olduğu -yani ekonomik sahada spekülatörlük formunda tezahür eden ve İtalyan siyaset kuramında “tilki” lider arketipini yansıtan- seçkinler bu akıbeti sezmiş olsalar dahi ondan kaçınmazlardı çünkü her krizde çözümü modernite içi inovatif bir arayış ve uzlaşı temayülünde aramak, gösterebilecekleri yegâne refleksti.
Benzer bir akıbet diplomatik sahada da hissedildi. Paşaların bütün çabası büyük devletlerin rekabetinden doğan boşlukta manevra yapmaya müsaade edecek kırılma anlarını yönetmeye yönelikti. Oysa söz konusu denge 1871’de Almanya’nın millî birliğini kurmasıyla kökten değişti. Bismarck’ın Avrupa’da her beş ila on yılda bir yeniden kurguladığı hareketli ittifaklar sistemi dışarıdan, aynı süreçte yükselen milliyetçilik dalgası ise içeriden Osmanlı gibi çok uluslu imparatorlukları zorlamaya başladı. Pareto'nun bir seçkinler zümresinin bekası için zarurî gördüğü ikinci tortu -yani korunma tortusu- işte tam burada eksik kalıyordu. Bu eksikliğin bir yüzü fiziksel güç kullanma iradesindeki zaafken, Mosca’nın kuramına göre daha vahim olan diğer veçhesi ise reformcuların modernist yönelimlerinin onları klasik dinî-An’anevî özden ve örften koparmış olmasıydı. Egemenliğin dayanak noktasını tartışmaya açmaya cesaret edemedikleri için de -Oswald Spengler, Friedrich Nietzsche gibi düşünürlerin İngiltere’nin Anglikan Kilisesi’nden kendine has asalet sistemine uzanan tüm o katmanlı geleneksel kurumlarına ve bunları hatırlatan yaygın sembollere rağmen özünde tamamen seküler vasfı haiz olduğuna dair yorumlarını hatırlatır şekilde- yalnızca Sultan’ın görünürdeki iradesine dayanan ve metafizik bir kökenden yoksun iktidarlarına mahkûm hâldeydiler. Diğer bir ifadeyle taşıyıcısı oldukları siyasî formül bir önceki yazımda tarif ettiğim sosyal tipten kopmuştu. Karşımızda toplumda hâkim konumda bulunan tortuları bakımından sapla samanı ayırt etme kapasitesini yitirmiş bir seçkinler zümresi vardı.
Bu ayırt edememe durumu “mitos” kavramı üzerinden aydınlatılabilir. Siyaset felsefesinde Georges Sorel’in kavramsallaştırdığı üzere mitos rasyonel olarak kurgulanmış ideal bir toplumsal düzen tasarımı değildir. Keza mitos böyle bir düzenin sınırlarını tartışmaya açacak teorik bir platform yahut aşamalı bir reform programını da beraberinde getirmez. Aksine mitos, bir topluluğu doğrudan eyleme sevk eden kolektif bir kopuş iradesi doğurur. Sahip olunan bir gelecek tasavvuru vasıtasıyla bugüne bir mana bahşeden ve insanın yalnızca rasyonel değil aynı zamanda us ötesi derinliğine hitap eden bir çağrıyla, entelektüel ütopyaların aksine rasyonel tartışmalarla çürütülemeyen bir epistemik cemaatin ortaya çıkmasını sağlar. Yazının girişindeki Pisarev alıntısı da böyle bir motivasyonu aksettirir. İşte tam bu noktada Tanzimat elitinin idare ettiği halk kitlelerini harekete geçirecek böyle bir mitostan yoksun olduğunu fark etmek önemlidir. Nitekim Carter Findley Tanzimat’taki bürokratik sistemi değiştirmek için bir ihtilale bile gerek olmadığını, sadece söz konusu kadronun birliğini kaybetmesi ya da mutlak egemenliğini tesis edecek kadar güçlü bir hükümdarın tahta çıkmasının yeterli geleceğini söyler. Mehmed Emin Âli Paşa’nın 1871’deki vefatı ilk şartı, II. Abdülhamid'in egemenliğini kesin biçimde tesis etmesi ise ikincisini yerine getirecekti.⁴
Bu hâliyle kendi mitos anlatısından yoksun Tanzimat bürokrasisinin karşısına Yeni Osmanlılar çıktı. Dikkate değer olan, bu muhaliflerin hemen hepsinin bir vakitler tenkit ettikleri paşaların Babıâli’sinde, Tercüme Odası’nda çalışmış, Avrupaî siyasî düzenleri ve imparatorluğun dış siyasetini orada tanımış bir nesil olmasıydı. Karşı-elit, mevcut elitle aynı kaynaktan çıkıyordu. Yeni Osmanlıların siyasî anlatısına mâl olmuş en popüler Mehmed Emin Âli Paşa ve Keçecizade Mehmed Fuad Paşa tenkitleri devlet idaresini şahsîleştirmeleri, siyaseti toplumdan kopuk bir çevrede belirlemeleri ve sadece kendi hiziplerinden beslenen kapalı bir oligarşi tesis etmeleriydi.⁵ Bu eleştirilerin haklılık payı bir kenara, Yeni Osmanlıların muhalefetlerini gerçek bir iktidar alternatifine dönüştürecek kapasiteye sahip olup olmadıkları sorusu önem taşımaktadır. Anayasacı bir reform çizgisini sürdürme niyetlerinin yanında çeşitli geleneksel değerlere yaptıkları atıflar düşünsel düzeyde bir yandan Osmanlı modernleşmesiyle olan organik bağlarını ortaya koyuyor, diğer yandan ise ileride daha net tebarüz edecek olan siyasî İslamcılığın ilk nüvelerini barındırıyordu.
Pareto’nun kuramından yola çıkarak bir siyasî hareketin kitleleri mobilize edebilmesi için, benimsediği türemlerin -örneğin ideolojilerinin- kitlelerin tortularından kopuk olmaması, bilakis onların yansıması olan duygu ve huzursuzluktan beslenmesi gerektiği söylenebilir. Oysa Yeni Osmanlıların türemi -yani anayasacı programı ve özellikle Namık Kemal’in önerdiği güçlü merkeziyetçi yapı- toplumda modernitenin henüz tamamıyla bertaraf edemediği geleneksel bağlılıklarla çelişiyordu. Daha da önemlisi, literatürdeki liderlik türü bakımından yansıması “aslan” olan korunma tortusu -yani grup bütünlüğü ve güç kullanma kapasitesini yansıtan tortu- bu kadroda hâkim değildi. Zira bu kadronun Mosca’nın vurguladığı örgütlü azınlık formunda teşkilatlandığı dahi söylenemezdi. Kavalalı Mehmed Ali Paşa’nın torunu Mustafa Fazıl Paşa’nın yıllar süren patronajı olmasa Namık Kemal, Ali Suavi ya da Ziya Paşa gibi simaları bir arada tutmak imkânsızdı. Nitekim 1870’lerden itibaren kadronun bileşenleri birbirine yabancılaşmaya başlamıştı.
Şerif Mardin’in çizdiği Namık Kemal portresi de bu çelişkileri açıkça gösterir. Mardin Namık Kemal’in söylem üretmedeki maharetine ve yaşadığı döneme has düşünürlere özgü soyutlama düşkünlüğüne dikkat çekerken aynı Kemal’in karmaşık siyasî ihtilafları çözecek yegâne merciin akıl olduğunu savunan, insan davranışının altındaki mantık dışı katmandan habersiz bir akılcı olarak kaldığını belirtmiştir.⁶ Pisarev’in ölçütüne dönülürse Yeni Osmanlılar hayal kurabilmiş olsalar bile siyasal sorununa daha fazla ferdiyetçilik ve parlamentarizmden başka bir formül sunamamış; akla güvenden radikal bir kopuşu beraberinde getiren meta-politik bir nazara -yani Sorel’in mitosuna- ulaşamamışlardır. Ufukları sistem içi reform arayışlarının ötesine geçemeyen ütopyacılık anlayışıyla sınırlı kalmıştır.
Tanzimat bürokrasisi ile Yeni Osmanlılar arasındaki mücadelenin akıbeti Pareto ve Mosca’nın ortak bir teorik zeminde buluştukları tahlille yorumlanabilir. Uyum tortusunun -yani yenilikçiliğin- ağır bastığı ve seçkinlerin güç kullanmaya isteksiz olduğu bir yönetici sınıf, kararlı ve örgütlü küçük bir topluluk tarafından planlı ve şiddet içeren bir eylemle alt edilebilir. Nitekim kolluk kuvvetlerini sevk edemeyen nicelikçe çok daha büyük bir kadronun bu suretle bertaraf edilebileceğine önceki yazımda değinmiştim. 19. yy. ortalarında Tanzimat seçkinlerinin krizini çözen de fikrî muhalefet, yani salt yenilikçilerden mürekkep Yeni Osmanlılar olmamıştır. Seçkinlerin devridaimi; konsolidasyon kapasitesini, bir başka ifadeyle cebrî iradeyi elinde tutan ve 1876’da bir saray darbesine girişen Midhat Paşa önderliğindeki örgütlü kadro tarafından sağlanmıştır.
Söz konusu kadro, Yeni Osmanlılar’dan farklı olarak korunma tortusunu bünyesinde barındıran bir bürokrat ve asker koalisyonuydu. Bir süre sonra tahta çıkan II. Abdülhamid’in siyasî karakterini ve idaresinin merkezî kontrole dönüş eğilimini öngören kadro, padişahı anayasa ve meclis şartına bağlamaya çalışmış, Midhat Paşa bu taahhüdü almakla bizzat görevlendirilmişti. II. Abdülhamid bu şartları başlangıçta kabul ederek tahta çıkmış, ardından 1877-78 Harbi (93 Harbi) sonrası Meclis-i Mebûsan’ı feshedip Midhat Paşa’yı tasfiye ederek otoriteyi Yıldız Sarayı etrafında yeniden tesis etmişti. Söz konusu geçiş korunma tortusunun hâkimiyetini ve sabit, kapalı bir meşruiyet anlayışının yeniden tahkimini ifade ediyordu. II. Abdülhamid döneminin saray merkezli idaresini bu çerçevede ayrıntısıyla tahlil etmek başka bir çalışmanın konusu olsa da yazı boyunca tahlil edilmeye çalışılan üç zümrenin serencamı, siyasî idarenin Osmanlı modernleşmesi içinde daha parlamentarist ve liberal bir Tanzimat ethosundan saray ve hafiye teşkilatının tekeline intikal ettiği -yani uyuşma tortularının ağır bastığı bir noktadan korunma tortusunun yeniden öne çıktığı noktaya kadar- süreci takip etmek bakımından kâfidir.
¹ Carter V. Findley, Bureaucratic Reform in the Ottoman Empire: The Sublime Porte, 1789-1922 (Princeton: Princeton University Press, 1980), 154.
² Roderic H. Davison, Reform in the Ottoman Empire, 185-1876 (Princeton: Princeton University Press, 1963), 112.
³ Davison, 112.
⁴ Findley, Bureaucratic Reform, 166.
⁵ Şerif Mardin, The Genesis of Young Ottoman Thought: A Study in the Modernization of Turkish Political Ideas (Syracuse: Syracuse University Press, 2000), 11.
⁶ Mardin, Genesis, 79.