Mehmet Akif Ezerbolatoğlu
Sayı 05
31 Mayıs 2026
Bekri Mustafa 4. Murat zamanında yaşamış, gençliğinde ilmî tedrisattan geçmiş olmasına rağmen bir vakit içkiye müptela olmuş ve dönemin katı yasakları içinde çeşitli anlatı ve fıkralara konu olmuş tarihî bir şahsiyettir. Bu fıkralardan birine göre Bekri Mustafa çevresinin belki içki illetinden kurtulur ümidiyle ettiği ısrarla Küçük Ayasofya’da imamlığa başlamışken kendisi gibi sarhoş olduğu bilinen birinin cenazesi gelir. Hikâyenin başka bir varyasyonunda ise camiinin önünden geçerken onu tutup imam yaparlar. Namaz kılınıp, helallikler verilip, dualar edilince Bekri Mustafa tabuta eğilip bir şeyler fısıldar. Cenaze bitiminde cemaat orada ne fısıldadığını sorunca Bekri der ki: “Gittiğin yerdekiler dünyanın ahvalini sorarsa, Bekri imam olmuş dersen onlar durumu anlar.”
İlk yazımızda değişimin var olandan memnuniyetsizlik duygusunı icbar ettiğini söylemiştik. Ancak sâfi memnuniyetsizlik ancak ve ancak müzmin bir mızmızlığa neden olmaktadır. Dolayısıyla memnuniyetsizliğin değişime neden olması için iki çok önemli unsur daha elzemdir. Bunlar irade ve olması gerekene dair bir tasavvurdur. Daha doğrusu irade zaten ikincisine doğrudan bağlıdır. O hâlde olması gereken üzerine birkaç kelam etmek gerekir.
Hemen hemen her düşünce ekolünün kendi varlığını kurması için yapması gereken birincil şey, olması gereken (idealin) tasvirini yapmasıdır. Bu tasvirin netleştirilmesiyle paralel olarak ideale nasıl ulaşılacağına dair bir istikamet çizilmesi gerekmektedir. Bir düşüncenin müntesibi böylece ideal olana hangi istikamet üzerinden ulaşacağını idrak eder. İstenen ve irade edilen bir pratik ancak bu istikamet tayininin akabinde gerçekleşebilir. Dolayısıyla önce bir ideal, sonra bir istikamet sahibi olmak irade sahibi olmanın birinci şartıdır. O hâlde olması gereken ile olan (olgu) arasındaki ilişki teori ile pratik arasında kurulan bağlantı ile doğrudan bağlantılıdır. Zira olması gerekenin neliği teori ile belirlenir. Kişi ancak düşüncenin kuvvetiyle etrafındaki akıntıdan kendini sıyırabilir. İstikamet bu bağlamda teori çerçevesinde tayin edilmezse, salt içgüdü ve doğal eğilimle çiziliyorsa buradan bir olması gereken tasavvuru ortaya çıkamaz. Ancak olması gereken tasavvuru ve istikamet de tek başına yeterli değildir. Zira olguyu pratik değiştirir. Dolayısıyla teorinin belirlediği ideal, ona ulaşmak için çizilen istikamet ve bu istikameti takip eden pratik birbirinden tefrik edilmesi mümkün olmayan şeylerdir.
Bütün klasik toplumlarda bir tekamül anlayışı câridir. Burada insan belli bir seyir izleyerek idealize edilen bir noktaya varmak istemektedir. Bu en uç noktaya, ister adı insanı kâmil olsun ister nirvana ister başka bir şey, varmak hemen hemen imkansızdır. Anca o yolda olmanın kendisi dahi güzeldir. Ayrıca yol içerisinde bir mertebeler silsilesi vardır. Dolayısıyla pratiğini ideal olana olabildiğince yaklaştırmak insanların birincil hedefi olmuştur. Başka bir deyişle pratik teoriye, olgu olması gerekene tâbidir.
Modern insanın tavrı insanlık tarihinin tersyüz edilmesidir. Katı bir determinizme iman etmişbu kitleler olması gerekene dair tasavvurlarını büyük ölçüde yitirmiştir. Zaten yüzyıllardır câriolan ve tüm dünyayı etkisi altına almış liberal düzenin bağlılarının piyasanın dengesine olan imanlarıyla bu tartışmada nerede durdukları çok açıktır. Ancak yüzyıllardır câri olan bu sisteme muhalefetleri ile bildiğimiz kapitalizm karşıtlarından “reel” sosyalistler, seleflerini“ütopik” ve idealist olmakla suçlamıştır. Onlar kendi yaptıklarının yalnızca dünyayı yani olguyu bilimsel bir kanunla açıklamaktan ibaret olduğunu, dolayısıyla tarihinin akışının zorunlu olarak sosyalizme götüreceğini olguya bakarak gösterdiklerini iddia etmişlerdir. Artık idealist olmak zemmedilen bir şey olmuştur.
Elbette artık insanların çoğu bu ideolojik kalıplar içerisinde düşünmeyi bırakmıştır. Öyle ki ideolojilerin sonu bile ilan edilmiştir. Tüketim toplumunda hayatta kalmak dışında herhangi bir amacı olmayan yığınlara artık ideoloji sahibi olmak lüks gelmektedir. Dolayısıyla teorinin ve olması gerekenin yokluğu pratiği ve olguyu putlaştırmıştır. Bugün bunu toplumsal yaşamın her vechesinde, her alakasız görünen detayında dahi gözlemlemek mümkündür. Söz gelimi bugün artık kimse yeterince çalışmadığı için dersten kalmamıştır, ya hoca kafayı takmıştır ya da başka bir dışsal faktör engel olmuştur. Hiçbir veli çocuğunun ayıbını kabul etmemektedir, çocuğu şımarık değil hiperaktiftir. Kimse günahkar değildir, herkesin kalbi temizdir hem ne dindarlar var ne günahlar işliyorlar değil mi? Bu tikel örnekleri bir adım soyutladığınızda hep aynı tavır ortaya çıkmakta: Ben ne yapıyorsam doğru odur!
Peki Bekri Mustafa neden bizden daha büyük adam? Çünkü modern insanların aksine o neyin iyi, doğru ve güzel olduğuna dair teorisini yitirmemişti. Pratikte teoriye uymuyor olması, onu teorisini değil kendi pratiğini zemmetmeye itmiştir. Bahane aramamış, hakikatin üstünü örtmemiştir. Her şeyden önemlisi de, bir kişinin pratiğinin teorisine uymamasının kötülüğünübir tövbe ile gidermesi mümkünken teoride milim bir sapmanın bir ömürlük pratiği hiç edebileceğinin farkında olmasıdır. Hâk vâki olduğunda nasip olur Bekri Mustafa ile müşerref olursak, ona içinde yaşadığımız dünyada tövbenin artık ayıp bir şey olduğunu söylesek, herhalde durumu anlar.