Ruh Aristokratı Niçin Milliyetçi Değildir?

Ruh Aristokratı Niçin Milliyetçi Değildir?

Ahmed Müştekî

Sayı 05

31 Mayıs 2026

Önceki yazıda Ruh Aristokratının din telakkisi üzerinde durarak onun İslamcılıktan ne kadar ayrı ve İslamcılığın aksine hakikî bir yerde durduğunu izah etme fırsatı bulmuştum. Yazının şimdiye dek bazı muhataplarına ulaştığını ve Ruh Aristokratına rehberlik etme vazifesini yerine getirdiğini görmek sağ fikriyata İslamcılıktan da çok tesir etmiş olan milliyetçiliği ele almak için teşvik edici oldu. Her ne kadar İslamcılık doğrudan dinin kendisine dair hatalı bir tasavvuru ihtiva ettiği için -metafizik bir iddiayı alenen taşımak bakımından- daha önce ele alınmayı gerektirse de milliyetçiliğin mahiyetini doğru anlamak dahi hayatî ehemmiyete sahiptir. Nitekim önceki yazının mecburen milliyetçiliğe temas ediyor oluşunun da gösterdiği üzere milliyetçi fikirler diğer pek çok diğer modern tasavvurla iç içe geçmiş hâldedirler ve bunlar görmezden gelindiğinde modernitenin menfi tesirlerinden arınmış bir zihniyete sahip olmaya imkân yoktur. Yine milliyetçilik rasyonel değil santimental bir hüviyet arz ettiği için zekâsına güvenen pek çoklarının milliyetçiliğin modern tesirlerini zihinlerinden ayıklamayı tek başlarına başaramadıklarını görüyoruz. Tüm bunların bir Ruh Aristokratı bakışıyla tespit edilerek ortaya konması faydalı olacaktır. 

Milliyetçilik -önceki yazıda da ifade ettiğimiz gibi- modern devletler arasındaki rekabetle doğrudan alâkalı bulunduğu için milliyetçiliğin aleyhinde görünmek günümüz şartlarında pek çok suizannın oklarını üzerimize çekmek manasına geliyor. Fakat şimdiye kadar zihniyetimize aşina olmuş okuyucu bizim modernitenin dışından konuştuğumuzun ve modern bir konsepti reddettiğimizde onun karşısında görünen başka modern tavırları da sahiplenmiş olamayacağımızın farkındadır. Yine biz ister İslamcılık ister milliyetçilik eliyle olsun, kadim değerlerin müdafaa edilmesini elbette takdir etmekteyiz. Ne var ki müdafaanın bu iki modern temayülün himmetleriyle değil, kadim konseptlerin bakiyeleri sayesinde ve modern zihne rağmen yapıldığını göremeyecek kadar talihsiz de değiliz. Sahih ve manevî umdelere (yani An’aneye) dayanmadan bir takım kıymetli şeyleri müdafaa etmek tamamen manasız olmamakla birlikte bu, mezkûr kıymetleri anlamayı ve lâyıkıyla müdafaa etmeyi imkânsız kılar. Milliyetçiliğin muhtelif biçimleri bazı kadim unsurları muhafaza gayretinde olan insanları bir araya getirmiştir, bunu inkâr etmiyoruz. Fakat bu insanlar ancak An’anevî tefekkür tarzının izlerini zihinlerinde hâlâ taşıdıkları için böyle bir gayret içindeydiler, milliyetçilik ise onların ancak modernite tarafından tahrip edilmiş melekelerine hitap edebilmiştir. Kaldı ki milliyetçilik tıpkı İslamcılık gibi, modernitenin en açık sözlü biçimlerine mukavemet gösteren insanları modernleştirdiği için sanıldığının aksine modernleşmeyi yavaşlatmaz. 

İslamcılığın modern dinî özcülüğün İslam dinine tatbiki olduğunu söylemiştik. Milliyetçilik de bir nevi özcülüktür, cemiyete tatbik edilen bir özcülük. Fıtrî şartlarda -daha evvel de söylediğim gibi- bugün millet dediğimiz yapılara yakın bazı cemiyetlerin varlığı inkâr ediliyor değildir. Ancak kadim insanın çok iyi bildiği şey bu cemiyetlerin ne coğrafî olarak ne de hususiyetleri bakımından keskin hatlarla tefrik edilemeyeceğidir. Modern devletlere kadar kimse cemiyetleri böyle taksim etmeyi hayal edemezdi. Milliyetçiliğin tamamıyla modern olduğunu alenen söyleme gereği duymamız hayret verici olsa da kadim zihniyetten uzaklaşmanın mevcut merhalesi içerisindeki bazı insanların, eski zamanlarda milliyetçiliğin var olduğunu iddia ettiklerini pek çok kere gördüğümüzden buna mecburuz. Aslında hiçbir milliyetçi tam manasıyla modern milletlerin modernite öncesinde var olduğunu savunamaz ama elbette modernler hiçbir sahada anakronizmden tamamıyla azade olamıyorlar. Kesreti kıble edinmiş cedelci modernler için “tarihten” aleyhimize müstakil numuneler bulmak her zaman mümkündür. Münakaşaların bayağı seviyesine inmeksizin şunu söyleyebiliriz: An’anevî âlemde modern millet mefhumu bulunmadığı için iddia edildiği gibi bir asabiye de yoktur, bunun aksine belirli şahısların temsil ettiği elit bir zümreye bağlılıkla ve yine bir elitin uhdesinde bulunan, soya atfen ayakta duran bir asabiye vardır. Bu asabiyelerin bugün modernler tarafından belirli modern millet kalıpların içerisindeymiş gibi tevil edilmesi aslında soy ve elitin mahiyetlerinin de ne kadar az anlaşıldığını meydana çıkarıyor. Modern insan burada da kendi işlenmemiş ve bayağı zihninin almadığı şeylerin var olabileceğini inkâr etmektedir.

Modern manada millet (yazı boyunca kelimenin din mensuplarına işaret eden asıl manasını kastetmediğimiz açıktır) ancak haritalar üstünde tezahür eden hudut belirleme temayülünün bir neticesi olarak ortaya çıkarılmıştır. Bu itibarla modern milletleşme ve milletleştirme ameliyesinin teknolojinin tabiat üzerindeki menfi tesirlerine mutlak surette benzediğini söyleyelim. Nitekim modern zihnin, bir “maddî kaynak” olarak gördüğü tabiatı cüretkâr tasniflere tâbi tutarak keskin hatlarla ayırdığı ortadadır. Modern milletler, cemiyetlerin bazı menfaatler uğruna beşer zihninin en bayağı hâli tarafından “anlaşılabilecek” şekilde paketlenmesinin neticesidir. Günümüzde milliyetçiliğin aleyhtarı olduklarını iddia eden kimseler hakikaten milliyetçilerin hayalindekine kıyasla daha çok atomize olmuş bir cemiyet arzuladıklarından milliyetçiliğin de ancak ferdiyetçilik sayesinde var olduğunu söylemek birilerini şaşırtacak gibi görünüyor. Evet, milliyetçilik tamamen ferdiyetçi ve demokratik bir zihnin eseridir. (Zaten bahsettiğimiz tasnifçi temayül de her şeyi niceliğe indirmenin neticesidir.) Ferdiyetçilik en başta işlenmemiş insan zihninin her şeyi bilebilmesi gerektiği kabulüyle iç içe olduğundan, modern millet kadar büyük ve idrake sığmayacak sayıda insanı ihtiva eden bir mefhumu kabul etmenin yolunu açar. Ama bundan da mühimi, ferdiyetçilik hiyerarşi ve zümrelere karşı durduğundan belirli hudutlar içerisindeki herkesi müşterek bir kimliğin çatısı altında toplama imkânı sağlar. Bu nokta fazlasıyla dikkate şayandır. Modern olmayan insan mahallî düşünme diyebileceğimiz bir hususiyete sahip olduğu ve hiyerarşiyi cemiyetin tarifine dâhil gördüğü için diğer insanları pek çok muhtelif grup içerisinde idrak ediyordu. Aileler, kabileler, meslekler… Tüm bunlar kadim insanın diğer insanları anlayışının esas unsurlarıdır. Modernler ise bu asabiyelere bir mana veremezler. (Bazı milliyetçilerin geçmişte aynı “milletten” farklı ailelerin birbirleriyle savaşmış olmalarının akılsızca yahut haince olduğunu düşündüklerini defaatle gördük.)

Herkesin bildiği üzere milliyetçilik modern savaşın demokratik mahiyetinden de ayrı düşünülemez. Millet fikrine istinat eden modern devlet kurulup kadim savaş usulü terk edildiğinde bir zümrenin işi olan savaş tüm halkın vazifesi sayılmıştır. Bu da ferdiyetçiliğin meselenin ne kadar içinde yer aldığını bir daha gözler önüne seriyor. Milliyetçilik varlığını cemiyet içindeki hiyerarşinin reddine borçludur, milliyetçiliğin kabul edebileceği tek hiyerarşi milletlerin kendi arasındaki bir hiyerarşi olabilir ki (birilerinin haklı olduğunu varsaydığımızda) milliyetçilerin çoğunun yalancı olmasını gerektiren böyle bir iddiayı ispatın hiçbir yolu yoktur. Eğer soyla aktarılan bazı hususiyetlerin tesiriyle böyle bir hiyerarşinin var olduğu söylenerek itiraz edilecek olursa bu şekildeki bir soy tasavvurunun hakikatten ne kadar uzak olduğunu ifade etmemiz gerekir. Çünkü kadim soy tasavvuru asla bir modern milletin ihtiva ettiği çoklukta insana teşmil edilemeyeceği gibi çok daha az sayıda insandan müteşekkil bir cemaat içerisinde bile soyluluk ve onunla nakledilen hususiyetler farklılaşmaktadır. Bu tabakalaşma kemmiyete değil keyfiyete istinat eden soy mefhumunun tabiatında mevcuttur. Hakikî soyluluğun hiyerarşik yapısının anlaşılmaz hâle gelmesi, kişilerden tamamen ayrı bir şekilde var olduğu vehmedilen modern devlet tasavvurunun ortaya çıkışına tekabül edişi cihetiyle de mühimdir. Nitekim milliyetçiliği modern devlete muhtaç kılan da modern devletin kadim hanedanlar ve temsilcilerini ortadan kaldırarak (gerçek bir varlığa işaret etmediğinden) kendisinden asla hesap sorulamayacak “halk” adına meşruiyet ve kimlik dağıtma hüneridir.

Modern devletin insanlar nezdinde Tanrı’nın yerini aldığı defalarca söylenmiştir, buna katılmamak çok zordur. Fakat Tanrı’nın yerini alan modern devletin dışındaki kadim idarenin mahiyeti pek dile getirilmemiş, aslında çokları tarafından da doğru anlaşılamamıştır. Burada meselemizden sapmamak adına kadim ve fıtrî siyasetin aslî unsurlarından biriyle iktifa edelim. Fıtrî bir cemiyette hâlihazırda idareye salahiyeti bulunan şahsın kendisinde mutlak temsiline kavuşan siyasî irade, kişiden ayrı bir varlık olarak tasavvur edilemez. Modern devletse malum olduğu üzere şahıslardan ayrı bir varlığı olduğu zannedilen (hakikatte bu mümkün değildir) bir yapı olarak karşımıza çıkar. Hiçbir sahada An’anenin nasıl işlediğini anlamayanlar, kadim siyasî idare biçimlerinin -modern “hayalet” devlet aksine- hakikî şahıslara kökten bağlı bir siyaset tasavvuruyla ayakta durabildiğine ihtimal vermedikleri için Tanrı’ya ve dine yapılan kadim siyasî referansları modern hukukta “devlet”e yapılan referanslara eş zannediyorlar. Denebilir ki bu noktada modern devletin Tanrılaşması tespiti de bir anakronizme kurban giderek faydasız hâle gelmektedir. Dikkatli bakılırsa kadim siyasî hükümdarların meşruiyet kazanmak adına dini “kullandıkları” kabulü, monarşinin ve nesebe yahut “yiğitliğe” dayanan idarenin aslında meşru olmadığını hatta belki dinin de bir kurmaca olduğunu tazammun etmektedir. Elbette maddî sahada dinî biçimlere riayet etmek bir hükümdarı aşağı zümreler nezdinde daha makbul kılabilir fakat kadim insan için nesep ve kahramanlık zaten “meşru” meşruiyet kaynaklarıdırlar ve bazıları tarafından zannedildiği gibi bunların “ciddiyetsizliğinden” doğan ve yamanmayı bekleyen bir açıklık yoktur. Şifahî olarak yapılan bir naklin daima tahrife uğrayacağını, kanunlaştırılmayan teamüllerin güvenilmez olduğunu sanan modernler istedikleri kadar inkâr etsinler; cemiyetin tabiatın diğer unsurları gibi belirli bir biçimi vardır ve bu biçimi ayakta tutan An’anevî konseptler insanlık tarihi boyunca işleyen hakikî bir referans kaynağı olmuştur. Bir hükümdara yakışanın (“şâhâne” olanın) ne olduğu fıtrî cemiyetlerde sahih bir şekilde nakledilmekte ve hükümdar da fiillerini buna münasip hâlde işleyerek liyakatini ispatlamaktadır. 

Şahıslardan ayrı ve görünmez bir varlık olduğu için bayağı zihinlerde gayriihtiyarî meydana gelen gelişigüzel bir analojiyle, tıpkı Tanrı gibi şahısların üstünde zannedilen modern devlet; esasında bir şahsiyete bürünememek itibariyle şahısların altında bir mahiyete sahiptir. Pratikte ise her zaman belirli şahısların iradeleri mevcuttur ve modern devlet de pek az sayıda şahsın kısa vadeli iradesinden müteşekkildir.  Ne var ki modern fikirlerin taraftarları bir kere bunları anlayacak idraki yitirmişlerdir. Milliyetçilik de aynı hatayı tekrarlar, bunun yanında şahısların üstünde saydığı modern devletin hududu içerisindeki insanları ifade eden milleti de şahısların üstünde bir öze sahip olarak tasavvur eder. Millet içerisindeki hiç kimsede tamamen tahakkuk etmese de o milletin özü denebilecek bazı hususiyetler vardır ve millet bu hususiyetlere ne kadar muvafık davranırsa o kadar iyi olur. Tam da burada milliyetçiliğin millet için varsaydığı özün mevcut bulunan mı olması gereken mi olduğunun müphemliğiyle karşı karşıya kalırız. Milliyetçilik bir yandan millete dahil ettiği insanları ideal bir biçime sokma mücadelesini verirken bir yandan da milletin vasat bir mensubunda dahi var olduğunu düşündüğü faziletlerle övünür. Buradan hareketle milliyetçiliğin Zümreler Doktrinindeki ikinci ve dördüncü zümrelere hitap eden yapısını anlayabiliriz. Milliyetçilik yalnız efsanevî şahsiyetlerde (bunlar tarihten seçilerek hikâyeleri yeniden yazılan şahıslardır) var olup milletin vasat mensubunda bulunmayan hususiyetlerden bahsettiğinde ikinci zümrenin faziletleri olan yiğitlik ve kahramanlığın ideal bir formunu takdim eder. Milletin vasat mensuplarında bulunduğunu varsaydığı hususiyetlerden bahsettiğinde ise dördüncü zümrenin faziletleri olan sadakat ve rızayı öne çıkarmış olur. Elbette kadim hiyerarşi reddedildiği takdirde ortaya çıkan karışıklık milliyetçiliğin de bu iki temayülün ihtilafından neşet eden pek çok tenakuzla dolu olmasına sebebiyet verir. Bununla beraber milliyetçilik bu iki zümrenin bakiyesi olan insanlara hitap etmiştir ki bilhassa ikinci zümreye hitap ediyor oluşu dikkate şayandır. Çünkü hakikaten yakın tarihte pek çok kahramanca fazilet milliyetçiliğe boyanmış surette tezahür etmiştir. Öyle ki yakın tarihte An’anevî noktainazardan en makbul bulduğumuz bazı kişilerde bile milliyetçiliğin tesirlerini görebiliyoruz. Yine ikinci zümrenin bakiyesi olan kimselerin analitik fikirlere bel bağlamayan tabiatlarının milliyetçilikte bir nebze sakinleşmesi de çok anlaşılırdır. Ne var ki modernitenin en az rasyonalizm kadar tesirli bir veçhesi de santimentalizmdir ve ikinci zümrenin bakiyesi olan kişilerin hakikî manasıyla kalp melekesiyle zannedildiği gibi bir alâkası bulunmayan hislere esir olması katiyen kabul edilebilir değildir. Kendini ulvî bir gaye uğruna feda etmek meylini tabiatında taşıyan kimseler sırf bu yüzden takdiri hak etseler de ulvî gayenin yokluğunda görünür gayelerin herhangi birine ulvî muamelesi yapmanın hiç de kahramanca olmadığını hatırlamak gerekir. 

Milliyetçilik modern devletin var ettiği modern milleti bir meşruiyet kaynağı olarak alır. Her ne kadar milliyetçiliğin tabiatındaki iki temayülden biri -söylediğimiz üzere- kahramanvari olsa da bu milliyetçiliğin avâmcı mizacını terk edebildiği manasına gelmez. Nitekim milliyetçilik kendisine tarihten seçtiği kişilerde evvela millete mensup olmayı arar. Milliyetçinin selef olarak seçtiği hükümdar ve kahramanlar bu selefliği avâmla müşterek bir hususiyetleri olan millet mensubiyetinden (burada anakronizm yapılmamış olması imkânsız olmakla beraber) alırlar. Oysa kahramanların faziletleri ancak avâmdan onları ayırmakla mana bulur. Milliyetçilik milleti, başka şekilde söylersek halkı ve avâmı bir meşruiyet kaynağı kabul ettiği için hakikî manada metafizikle irtibatını da kaybetmiş olur. Milliyetçiler materyalist bir pragmatizme saplanıp kalmak zorundadırlar çünkü milliyetçilik nezdinde bir şeyin müspet addedilmesi milletle irtibatına bağlanmıştır. Hâlbuki milliyetçilerin kendilerini nispet ettikleri eski insanların zihinleri An’anevî konseptlerle yani metafizik bir hiyerarşiyle mutlak bir ahenk içinde işlemekteydi, bir şeyin manalı olması onun hakikî umdelere nispetine bağlıydı. Bugün bazı An’anevî biçimlerin milliyetçilik tarafından sahipleniliyor gibi görünmesi çok aldatıcıdır. Hatta bu sahiplenme işi mezkûr biçimlerin modernite tarafından tamamen anlaşılmaz hâle getirilmesine hizmet etmektedir. Çünkü biçimlerin hakikî manaları ve meşruiyet kaynakları aktarılmaz, bunların millî değerler olduğu ve bu yüzden kıymeti hak ettikleri söylenir. Bugün bu aldatmacanın vahim neticeleri iki şekilde açığa çıkıyor: Ya -aslında avâmı ifade eden- millet tarafından anlaşılamayacak kadar girift biçimler sessizce yok oluyor ya da sahiplenildiği söylenen müellif ve sanatkârların “tamamıyla millî görünmeyen” eserleri görmezden geliniyor. İlkine pek çok kadim sanatın girift formlarını misal verebiliriz. İkincisine de milliyetçi bir zihinle yürütülen muasır literatür araştırmalarındaki dil taassubu pek iyi bir misal teşkil eder. Bizi (modern olmayan yollarla mirasçısı olmamız sebebiyle) yakından alâkadar eden Osmanlı ediplerinin Farsça ve Arapça eserlerinin bu araştırma metinlerinde sürekli meşrulaştırılmaya muhtaç görüldüğü ortada değil midir? Bu dillerdeki eserler sahiplenildiğinde bile bazen bir “Türk Farsçasından” bazen “henüz kimliğini kazanamamış” ve “az gelişmiş” tarihî şahıslardan bahsedilmesi gülünçtür. Öyle ki bazıları hakikî metafizikle alâkadar olan kimseleri bile ancak modern millî kimliklerine dahil gördüklerinden takdirle karşılamaktalar. 

Şimdi Ruh Aristokratının tavrını izah edelim, böylece ehil kimselere rehberlik etmenin yanında şimdiye dek dediklerimizi tam olarak anlamamış bulunanlar için de hakikî bir noktainazarın nasıl olması gerektiğini anlama fırsatı doğacaktır. Evvela Ruh Aristokratının milliyetçi olmaması onu modern “dünya vatandaşlığı” gibi bir tasavvura asla yaklaştırmaz, bilakis Ruh Aristokratı mahallî bir zihinden mahrum kalmamaya gayret eder. Eğer fıtrî bir cemiyette yaşıyor olsaydık bu hususî bir gayreti gerektirmeyecekti fakat Ruh Aristokratı modernleşmiş cemiyet içerisinde kendisine intikal eden en sahih ve anlaması kendisi için en ziyade kolaylaştırılmış (bu elbette mahallî bir mahiyete işaret etmektedir) kadim unsurları yakalamak için uğraşmalıdır. Ruh Aristokratı An’anevî olanın peşindedir, bir şeyi onun nezdinde kıymetli yapan o şeyin hakikî metafizik umdelerle irtibatıdır. Bu yüzden modern millet tasavvurlarından hareketle bir şeyin ehemmiyetine karar vermez. Yine aynı sebeple herhangi bir coğrafyaya düşmanlık etmez, onun mücadelesi modern zihinledir. An’anevî âlemin müşterek tasavvurlarının modernite karşısındaki mutlak üstünlüğünün farkındadır.¹ Ancak elbette her fıtrî zihin etrafında hazır bulduğu coğrafya ve cemiyetin kadim biçimlerine evvelemirde meyleder. Nitekim fıtrî beldelerin insanları için biçimlerin çokça farklılaşacağı kadar uzak bir seyahat istisnaî bir vaziyettir. Bunun haricinde zaten fıtrî şartlarda nesebi ve ailesi gibi unsurlardan kopamaması gereken insan için ömrünü sürmesinin en kolaylaştırıldığı şartlar da içine doğduğu şartlardır. Ruh Aristokratı kadim biçimleri bu biçimlerin tarih boyunca nakledicileri olan kimselerin anladığı gibi anlar. O, kahramanlarla aynı insan cinsine mensuptur ve kahramanların yolunun meşru temsilcileri de ancak Ruh Aristokratları içinden çıkar.

Ruh Aristokratı milliyetçiliğin sevk ettiği cinsten bir avâmcılığı kabul etmez. O cemiyete baktığında gözleri hiyerarşiyi arar. Siyasî idarenin asla halkın elinde olmadığını, cemiyeti idare edenin daima bir elit olduğunu bilir. Bugün bazılarının yaptığı gibi halka atfedilmiş bir “ruha” inanmaz. Yığınlardan müşterek bir irade değil, bir iradeler çatışması doğduğunun farkındadır. Ruh Aristokratı hiçbir zaman kalabalığa hoş görünmek kaydında değildir. Nitekim kıymetini ulvî umdelere nispetle alan işler kalabalığın takdiri yahut aleyhtarlığı sebebiyle bir şey kazanmaz veya kaybetmez. Ruh Aristokratı insanların sınıf sınıf yaratıldığının farkındadır, cemiyetin cüzleri olan bu kademeleri yok sayacak ve herkesi basitçe bir sayıdan ibaret kılacak milliyetçiliği reddeder. O “Rum Diyarındaki” Müslüman bir Türkmen’in Firdevsî’nin Şâhnâmesinin tesiriyle yazdığı İskendernâme’de öğretilen faziletleri Beowulf’ta gördüğünde tanıyabilir. Gönlü burada bir kargaşa hissetmez, nitekim sanatkâr sanatkârı tanır; sanatkâr için kargaşa avâmda mücessem bir temsile kavuşan nicelik sahasında başlar. Ruh Aristokratı geçmiş büyüklerin hakikî mirasçısıdır. Faziletlerin vehmedilmiş kalabalıklarda değil şahıslarda tecelli ettiğinin en çok Ruh Aristokratı farkındadır. 

Son olarak milliyetçiliğin hissî veçhesi üzerine birkaç şey söylememiz gerekiyor. Başta da dediğimiz gibi milliyetçilik rasyonel olduğundan çok santimentaldir ve böyle olması sebebiyle pek çokları her şeyi makul bir zemine oturtma iddialarına rağmen milliyetçiliğin tesiri altına basit hislere kapılarak girerler. Milliyetçilik bilhassa erkek tabiatında tezahür eden yiğitlik ve kahramanlık faziletlerinin modern cemiyetteki eksikliğinden ortaya çıkan boşluğu doldurmak gibi bir vazife üstlenir. Mananın cemiyetin damarlarından çekilmesini ve kişinin manaya sahip olmak için büyük gayretler göstermesi gerektiğini fark edenler için milliyetçi epik, bu hakikatle yüzleşmekten kaçmanın en kestirme yollarından biridir. Milletler bir spor müsabakasındaki takımlar gibi yarış içerisinde tasavvur edilmektedir ve galip olmanın hazzına eremese de yarışa dâhil olan herkes için fâil olduğunu hissetmenin bir hazzı vardır. 

Fakat ne yazık ki modern cemiyette her şey tepetaklak olmuş hâldedir ve bir insanın hakikaten tanıyıp münasebet kurabileceği kişi sayısı sanıldığına kıyasla pek azdır. İnsan hem doğru mekânı hem de doğru insanları ifade eden manasıyla doğru bir muhite ihtiyaç duyar ve bunu yitirdiği modern şartlarda hiçbir fazileti tamamıyla yaşayamaz. Üstüne yiğitlik ve kahramanlığın ne olduğunu haber verecek bir An’ane kalmadığında bu isimlerin içi boşalır ve vahşîlik yahut şiddet o ulvî faziletlerin birer parodisi hâline gelir. Ne var ki kimse bu parodilerin asıllarını hatırlamaz, ifsat olmuş cemiyet faziletler yerine rezaletleri makbul sayar. Ayrıca avâmı bu denli yücelten ve kendi yüceliklerini de avâma mensubiyetten aldıklarını söyleyen kimselerin başkaları tarafından kolay kolay yapılamayacak (bu yüzden böyle ameliyeler hüner sayılır zaten) yiğitlik hünerleri ortaya koymak iddiasında bulunmaları gülünç bir tenakuzdur. Kral ölmüşse yahut -daha kötüsü- kraldan eser kalmamışsa, kralın ihsan-ı şâhânesiyle dağıtılan beylik de ortadan kalkmış demektir ve herkesin kul ya da herkesin efendi olduğu yerde beylik taslamanın bir manası yoktur. Taç bir tanedir ve onu tüm millet takacaksa hükmedilecek (yahut taçsız) kimse kalmayacaktır, bu mümkün olmadığına göre herkes mütemadiyen tacın hakikî manasının delalet ettiği hüküm sahipliğinin peşinde koşacak ve cemiyet kargaşaya sürüklenecektir. Şayet bir milletin kral, diğerlerinin kul olması hayal ediliyorsa yine fiilî irade az sayıdaki bir elite ait olduğundan bu sefer bir tek millet içerisindeki kargaşadan çok daha büyük bir kargaşadan söz etmek gerekir.

Bugünün sağcı fikir sahipleri muhafaza etmek istedikleri kadim formların gitgide ortadan kalkmasında kendi paylarının ne olduğunu anlamak mecburiyetindedirler. Yine An’anevî unsurların bir kısmını sahiplenip bir kısmını umursamayan bir zihniyete sahip kimsenin er ya da geç umursadığı unsurları da yitireceğini görmek zorundadırlar. Modernite her sahayı ifsat etmekteyken birkaç sahada bundan şikâyetçi olup kalan pek çok sahada onunla birlik olmak cemiyete pahalıya patlayacaktır. Milliyetçilik gibi fikirlerin uyandırdığı hamasî hislere kapılmak fakat her türlü aidiyet iddiasını silip süpürecek tehlikeyi görmemek, üstüne hiyerarşiyi ve yalnız elitin sahip olduğu hakikî iradeyi reddetmek sebebiyle kayda değer hiçbir şey yapmadan vaziyetin iyiye gidebileceğine inanmak; düşman ordularının yaklaştığı beldedeki birinin ahşap bir kılıçla eğlenmesine benzemektedir. Henüz fırsat varken manevî değerlerin doğru hiyerarşisi zihinlerde kurulmalı, sonrasında da hakikî bir irade ortaya konmalıdır. Aksi takdirde en silik ve umdelerden uzak bir aidiyete bile rahmet okutacak karanlık günler gelmesi mukadderdir. 


¹ Bu onu Batı’nın da modernite demek olmadığını anlamaya sevk edecek, modernitenin Avrupalı An’anevî formların da aleyhindeki bir iradeye işaret ettiğini anlayacaktır.