Heidegger’in Siyaset Düşüncesinde Teknoloji Sorunu

Heidegger’in Siyaset Düşüncesinde Teknoloji Sorunu

Seyfullah Bozkurt

Sayı 05

31 Mayıs 2026

“Emek yalnızca başkaları için mal üretmekten ibaret değildir. Emek sadece geçimini sağlamak için bir fırsat veya araç da değildir. Aksine; bizim için çalışma eyleminin kendisi bireyin, toplumun ve devletin sorumluluğu altında gerçekleştirilen ve bu sayede Alman halkının (Volk) yararına olan her türlü düzenli eylemin yegâne adıdır.”

- Martin Heidegger


Modernite olarak adlandırılan hadise tabiatı nesneleştirmeye, onu kontrol edilebilir ve yönetilebilir bir obje hâline getirerek insanoğlunun tabiat üzerindeki tahakkümünü temin etmeye yönelik girişimlerin ortak adıdır. Dolayısıyla modernleşme süreci insanların bizzat kendileri de dâhil olmak üzere her şeyi sömürülebilecek ve tüketilebilecek bir hammaddeye dönüştürme arzusuyla sonuçlanır. Teknoloji ise bahsi geçen bu modern tahakküm arzusunun ve sömürüye dayalı üretim süreçlerinin en gözde enstrümanı olarak karşımıza çıkar. Teknolojik ilerleme dediğimiz şey de bilimsel olana dair “epistemik” bir ilerlemeyi değil üretim süreçlerine dair “teknik” bir gelişimi ifade eder. 

Bu yazıda temel hedefim Alman filozof Martin Heidegger’in teknolojiye yönelik eleştirilerinin felsefî bağlamını izah etmektir. Bunun yanında şeylerin nasıl olduğuna dair bir tasvirden öteye geçip şeylerin nasıl olması gerektiğine yönelik bir teklif sunan Heidegger’in bu bağlamda müdafaa ettiği politik dönüşümü ele almaktır. Muhtelif çevrelerce eleştirel bir bağlamda sık sık gündeme getirilen meşhur “Heidegger’in Nazi partisine olan mensubiyeti” tartışması da burada çizilecek olan çerçevede anlam kazanacaktır. 

Bilindiği üzre Heidegger’in felsefesinde “büyük Varlık sorusunun unutulduğu” fikri merkezî bir yere sahiptir. Heidegger “Varlık’ın çekilmesi” olarak tabir ettiği bu durumu Batı’nın bugün yaşadığı krizin de temel sebebi olarak görür. Burada Varlık meselesini uzun uzadıya ele alıp esas konumuz olan teknoloji bahsini ıskalamamak adına, Varlık meselesinin teknoloji eleştirisi ile ilintisini gösterecek mahiyette birkaç şey söyleyip genel bir çerçeve sunacağım. 

Heidegger’e göre insanoğlunun Varlık sorusuyla karşılaşması iki şekilde tezahür eder. Bunlardan ilki bizim gündelik işlerimize taalluk eden Zuhandenheit (ready-to-hand/el altında olma) kavramıdır. Burada varlıklarla ilişkimiz soyut düşüncede değil pratik kavrayış temelinde şekillenir. İkincisi ise teoriye, yaşantının “hergündeliğinden” kopan ve pratiği ihmal eden bir form olarak Vorhandenheit (presence-at-hand/elde hazır bulunma) kavramına tekabül eder. Bu ikinci form Heidegger’e göre Platon’dan itibaren Batı’nın pozisyonunu karakterize etmektedir. Hıristiyanlığın ortaya çıkışından “Tanrı’nın ölümüne” uzanan ve moderniteyi doğuran süreç de Varlık sorusundan gitgide uzaklaşılmasına sebep olmuştur.

Yazının başında teknolojinin takriben neye tekabül ettiğini ifade etmiştim. Heidegger teknoloji vasıtasıyla tabiatı suistimal etmek arzusunun yarattığı tehlikelerin iki fikrî temelden neşet ettiğini öne sürüyordu: Amerikanizm ve Marksizm. Batı’nın kurtuluşunu ise Avrupa’nın bu iki sürükleyici kuvvet arasında sıkışıp kalmayı bırakması olarak yorumlamıştı. Zira bu iki yaklaşım da “teknolojinin yalnızca bir araç olduğu” yanılgısına kapılıyor ve insanlığın kendi çöküşünün farkına varmasını engelliyordu. Dolayısıyla Heidegger’e göre Batı’nın kurtuluşu, gitgide kendisinden uzaklaşılan Varlık sorusunu bir “teknoloji sorusu” olarak yeniden gündeme getirmesiyle mümkündü. Heidegger’in Nazi hareketine yönelik desteğinin temelinde de bu fikirler yatmaktadır. Ruhanî hayatı baltalayan iki yaklaşım olarak Amerikanizmin ve Marksizmin arz ettiği tehlikelerden azade bir siyasetin gerekliliğine olan inancı, Heidegger’in Nazi partisine yönelik desteğinin ardında yatan motivasyonlardan biridir. Fakat belirtmek gerekir ki bu izah, üçüncü bir yol olarak bir başka “-izmin” değil de Nazizmin tercih edilmesini açıklamak için yeterli bir gerekçelendirme sunmamaktadır.

Heidegger’in Nazizme yönelik ilgisinde daha da merkezî bir yere sahip olan bir diğer motivasyon ise yeni “estetik” bir dinin gerekliliğine olan inancıdır. Heidegger, modernite öncesinde var olan Alman komünal hayatının yeniden teşekkülünün ancak yeni bir estetik dinin icadıyla mümkün olabileceğine inanıyordu ve erken dönem Nazi düşüncesinde Blut und Boden (Kan ve Vatan) kelimeleriyle ifade edilen yaklaşımın bu türden estetik bir dine zemin hazırlayabileceğini düşünmüştü. Burada Heidegger’in daha ziyade Boden kavramını kullandığını ve dolayısıyla biyoloji temelli ırkçı bir Nasyonal Sosyalizmi reddettiğini belirtelim. 

Transformatif bir zihnin süzgecinden geçirilmiş kadim Alman geleneğini merkeze almayı vaat eden bir hareket olarak Nazizmin Heidegger’in alakasını celbetmesi gayet anlaşılırdır. Fakat bu “estetik din” arzusu ve yeni bir toplum inşaası da Heidegger’in neden bir başka ulusçu hareketi değil de Nazizmi tercih ettiğini bütünüyle açıklamaktan âcizdir. Heidegger’in Nazizme olan ilgisinin ardında çok daha farklı bir felsefî yaklaşım yatar. Onun nazarında Nazizmi diğerlerinden ayıran esas özellik, Aristoteles’in phronêsis (amelî hikmet) olarak adlandırdığı bir tür bilgi-eylem kavrayışına getirdiği yorumların Nazi hareketinde bulduğu karşılıklardır. İşte mesele tam da burada büyük Varlık sorusuna ve onun bir teknoloji sorusu olarak yeniden gündeme getirilmesine bağlanıyor.

Heidegger’in düşünce dünyasının teşekkülünde Aristoteles’in rolü oldukça belirleyicidir. Öyle ki meşhur eseri “Varlık ve Zaman” on beş sene boyunca Aristoteles üzerine verdiği derslerin bir çıktısı olarak görülür. Heidegger’in yorumuna göre Aristo’nun nazarında logos sahibi varlıkların Varlık’ı, “bir arada var olmayı” (Being-with-one-another) yahut Grekçe ifadesiyle koinônia yı ifade ediyordu. Heidegger’in Dasein kavramsallaştırmasında işaret ettiği de bu türden bir Varlık kavrayışıdır. Zira Dasein kişinin akrabalarıyla, arkadaşlarıyla ve Polis’in diğer tüm vatandaşlarıyla beraber “orada” ( Da- ) tezahür etmelerini (alêthia) ifade eder. 

Aristoteles bu tezahürün beş farklı formda gerçekleşebileceğini söyler. Esas teknoloji bahsini alâkadar eden kısım da burasıdır. Bunlar sophia, epistêmê, technê, phronêsis ve nous’tur. Bunlardan ilk ikisi değişime tâbi olmayan sabit şeylere dair teorik formlardır. Technê ve phronêsis ise değişime tâbi olan şeylere dair pratik formlardır. Sonuncusu ise zihinsel farkındalığa yani “intellect”e tekabül eder ve diğer dört formu hâvidir. Technê üretim süreçlerine karşılık gelir. Phronêsis’in ortaya koyduğu “ürün” ise sahih eyleme ve ahlakî yaşama dair farkındalığın kendisidir.

Heidegger için esas soru bu formların tasnifinde hiyerarşik olarak üstünlüğün hangisinde olacağına dairdir. Aristo, Heidegger’in kanaatine göre Platon’un sorunlu yorumlamaları sebebiyle sophia’yı bu hiyerarşide en tepeye koymuştur. Her ne kadar Aristo’daki siyaset ve etik vurgusu phronêsis’in önemine işaret etmişse de sophia hiyerarşik olarak üstün kabul edilmiştir. Heidegger bu kabulün hatalı olduğu iddiasındadır. Bütün bir felsefe tarihi bu hatalı yaklaşım sebebiyle Varlık sorusundan uzaklaşmış, nihayet modern zamanlarda technê’nin üstün kabul edildiği dönemler gelmiştir.

1930’ların başına gelindiğinde Heidegger, Almanya ve Batı medeniyetinin dönüşümü için belirleyici anın geldiğine inanıyordu. O dönemlerde Batı’nın içinde bulunduğu hâli şöyle tasvir ediyordu: 

 “Her yerde sarsıntılar, krizler, felaketler... Sefalet içinde dünya: siyaset alabildiğine kaotik, bilim bîçare kalmış, sanatın altı oyulmuş, felsefe köksüzleşmiş, din ise güçten düşmüş durumda.”

Heidegger bu durumu bir fırsat olarak görmüştü. Artık insanlık olarak Varlık sorusuyla yüzleşmenin vakti gelmişti. Amerikanizmin ve Marksizm’in bu krize verdiği tepkiler ise onu hayal kırıklığına uğratmıştı zira onların nazarında esas mesele teknolojiyi insanîleştirmek değil üretim süreçlerini daha verimli hâle getirmenin yollarını bulmaktı. Heidegger ise kurtuluşu Nazi hareketinin siyasi ve sosyal programında aradı. Naziler teknoloji sorunuyla hesaplaşabilir, onu phronêsis’in boyunduruğunda terbiye edebilir ve dolayısıyla teknolojiyle daha özgür bir ilişki kurulmasını sağlayabilirdi. Tabii ki Nazi hareketinin mensuplarının bu türden bir felsefî farkındalığı yoktu. Böyle bir teknoloji devrimini gerçekleştirmenin tek yolu Alman entelektüel elitinin bu harekete dâhil olarak onu içeriden yönlendirmesiydi, Heidegger’in hareket içerisinde kendine biçtiği rol de bu kabildendir.

Modern dünyada teknolojinin bulunduğu konuma dair endişe sahibi olsa da Heidegger katı bir teknoloji düşmanı değildi. Teknolojinin ilgasını veya tahrip edilmesini arzulamıyordu. Onun karşı çıktığı şey teknolojinin sahih insan eylemi üzerinde kurduğu hegemonyaydı. Teknolojinin insan faydasına çalışabilmesinin tek yolu insanların eylemlerini teknolojiden azade kılmasıyla ve “gayriteknolojik” bir yaşam sürmesiyle mümkündü.

Özetleyecek olursak Heidegger’in nazarında technê egemenliği altında idame ettirilen üretim süreçleri emeği gayriinsanîleştiriyor ve ruhanî hayatı öldürüyordu. Dolayısıyla ancak phronêsis temelli bir varlık kavrayışı Alman halkının her bir ferdine neden ve ne amaçla var olduğunu hatırlatabilir, toplum ancak bu şekilde ortak bir kaderde birleşerek en sahih hâliyle bir Volk olabilirdi. Fakat sıradan insanlar gündelik işlerle olan meşguliyetleri sebebiyle bu türden bir kavrayışa kendi başlarına sahip olamazlardı. Bu sebeple ancak Varlık sorusuyla yüzleşmeyi göze alabilen sayıca az bir grup topluma önderlik etmeliydi. 

Nazi hareketi Heidegger’in hayalini kurduğu düzeni tesis etmekte başarısız oldu. Ölümünden sonra yayımlanması şartıyla Der Spiegel dergisine verdiği meşhur mülakatta söylediği “bizi ancak bir tanrı kurtarabilir” sözü, dünyanın gidişatına dair beklentilerinde yanıldığının da bir itirafı niteliğindeydi. Modern tekno-medeniyetin hâkimiyetinin dayandığı temeller tahmin ettiğinden çok daha güçlü çıkmıştı. Heidegger Nazizmin de tıpkı Amerikanizm ve Marksizm gibi tekno-medeniyetin esiri olduğunu erken sayılabilecek bir dönemde fark etmiş, 1934’te mevcut vazifesini bırakıp tabiri caizse köşesine çekilmişti fakat müdafaa ettiği fikirlerden de hiçbir zaman taviz vermedi. 

Son olarak şunu söyleyelim: Heidegger gece yarısında şafağın sökmesini bekleyerek yanılmıştı. Ayrıca An’anevî olanla irtibatını pek tabii sorgulayacağımız bir postmodern dünyayı arzuluyordu. Peki küresel düzenin çözündüğü şu zamanlar, modern ve postmodern tasavvurlara baş kaldırma cesaretini gösteren Karşıdevrimciler için bir şafak vakti olabilir mi?