Yapay Zekâ İşimizi Elimizden Alacak mı?

Yapay Zekâ İşimizi Elimizden Alacak mı?

Melih Bera Ermiş

Sayı 05

31 Mayıs 2026

İnsanın fikri yaşadığı hayattan etkilenir. Etrafınızdaki herkes salyangoz yemeyi makbul buluyorsa ve siz de bu çevrede salyangoz yemenin onaylandığını ve fiilen yendiğini görerek yetiştiyseniz en nihayetinde herhangi birinin salyangoz yemesi size çok büyük ihtimalle anormal gelmeyecektir. Bireylerden müteşekkil toplumların fikrî yapısı da bu esasa dayanır. Yani toplum fikriyatı yaşadığı hayatla değişir. Bunu biraz daha açmak gerekiyor zira fikriyat dediğimizde pek çeşitli noktalara değebileceğini öngörüyoruz Bu yazıdaysa bu kelimeyi kullanmaktan meramımız toplumların hayatı algılamakta kullandığı yöntemlerin var ettiği paradigmayı ifade etmektir.

Türkiye’de nispeten kısa bir sürede -her ne kadar diğer modern kapitalist ülkeler gibi kaymağını doğrudan yiyememişsek de- kapitalizmin en önemli alametifarikalarından ve pratikteki en temel yöntemi olan bir kavramı fikriyatımıza doğrudan entegre ettik ki o da “verimlilik”tir. Bu kavrayış yöntemine göre bir fiilin en “iyi” yapılış şekli o fiilin en verimli yapılış şekli demektir. Burada hassaten “fiil” kelimesini “iş” kelimesi yerine kullanmayı tercih ediyoruz. Ekonomik getiri üretme aracı anlamında kullandığımız iş için verimliliğin kapitalistlerce hayatî bir kriter olarak görülmesi -fıtrî olmadığının altını çizmekle beraber- anlaşılabilir. Ancak herhangi bir fiiliyat örneğinin iyiliğini tahlil ederken verimliliğine bakmak, fiilin niceliklerinin niteliğine tercih edilmesini beraberinde getirir. Türkiye’de de fikrî dönüşümde bu durumun çok esaslı bir yer teşkil ettiğini düşünüyoruz. Ekonomik gücün askerî güce galebe çaldığı çağlarda geri kalmışlığın yükünü üzerinde hissetmekten kaçınmak kimileri için mümkün olmuş velâkin toplumun büyük çoğunluğu için olmamıştır. Bu sebeple de toplum bir şekilde verimliliği fikriyatının merkezine yerleştirmiştir. Öte yandan ortaya çıkan durum şudur ki toplum verimliliği fikriyatının merkezine yerleştirirse bir fiilin iyiliğini tahlil ederken o fiilin iktisadî sahada olup olmadığına bakmaksızın verimli olup olmaması üzerinden değerlendirir. Zira toplum liberal bilim paradigmasının dayattığının aksine “farklı sahalar” olarak addedilen ihtisas alanlarına bir bütün olarak bakmaya meyillidir. Nitekim bu sahalar pratik hayatta birbirinden ayrı deney tahtaları olarak değil birbirleriyle çok karmaşık alakalara sahip olarak boy gösterirler. Bundan dolayı fikriyattaki bu dönüşüm şüphesiz ki her türlü amelde de kendisini gösterir. İsabetli bir örnek olarak Türkiye’deki antibiyotik kullanımı verilebilir. Uzun yıllar “her derde deva” olarak görülen antibiyotik hastalıkları 1-2 gün hatta bazen birkaç saat içinde ortadan kaldırmasıyla meşhurdur ve bu anlamda çok verimlidir. Hâlbuki malum olduğu üzere antibiyotik hastalıkla beraber vücut için gerekli olan birçok bakteriyi de ortadan kaldırmaktadır. Türkiye verimliliğin getirdiği yoğun antibiyotik kullanımından ağzı yanıp hatasından dönmek için gözle görülür bir çaba sarf etse dahi antibiyotik reçetelerde hâlen hatırı sayılı bir yer tutmaktadır.

Antibiyotik örneğinde toplum verimliliğin tek başına iyiyi seçmenin yöntemi olarak anlaşılamayacağını görmüşse de -görmemişse bile en azından bununla ilgili iyi kötü bir aksiyon almıştır- verimlilik hâlen toplum fikriyatında merkezî bir konumdadır ve çoğunlukla kendisini belli etmeden hareketlere yön verir. Zira bahsettiğimiz üzere bir fiilin iyiliği verimliliği üzerinden “ölçülür” olduğunda yapılan hareketin verimlilik için değil iyi olduğu için yapıldığı zannı oluşur. Bu fikrî dönüşümü anladıktan sonra aslen hem dünyanın hem Türkiye’nin hâlihazırda içinden geçtiği süreçle ilgili bir teklifle geleceğiz ama öncesinde hangi probleme mezkûr teklifle geleceğimizi izah etmemiz gerekiyor.

Kapitalizmin toplumda fikrî bir dönüşüm yarattığını ve bu dönüşüm sayesinde toplum nezdinde bir davranışın iyiliğinin verimliliğiyle yer değiştirdiğini söyledik. Bu durumun nüvelerini sadece ekonomik anlamda değil farklı alanlarda da gördüğümüzü zira toplum fikriyatında ekonomik, ahlakî, sosyolojik, dinî, siyasî gibi sahaların bulunmadığını çünkü pratikte hepsine dair olguların birbirlerini dışlayarak değil karmaşık ilişkiler bütününe dayanarak işlediğini de ifade ettik. Bu noktada tanımlanması gerekirse verimlilik fiilin nakit, zaman, enerji vb. bir nicel çıktısının fiilin girdisine yahut “maliyet”ine oranıdır. Bir fiilde verimliliğe dayalı olarak bir değerlendirmede bulunmak en az girdiyle en çok çıktı almayı optimize eden bir bakışla davranmakla sonuçlanır ki bunun da niceliğin niteliğe tercih edilmesi olduğunu belirtmiştik. Şimdi bunun toplumun hayatını nasıl şekillendirdiğine bakmak gerekiyor. Basitçe bir şablon çizelim: Günümüzdeki kapitalist çalışma düzeninde iki tarafı ele alalım ve bunlara işverenler ve çalışanlar diyelim. Kapitalizmde işverenler çalışanlara “mesai” ve “saatlik ücret” konseptleriyle gelir ve büyük çerçevede yapılan “iş”in çoğunluğunu bu iki birbirini tamamlayıcı konsept oluşturur. Mesai düzenine göre çalışanın işini yapması gereken saatler, öğle arası, molalar bellidir. Bu sayede işveren yaptığı ekonomik faaliyete verimliliğe dayalı bir katkıda bulunur zira division of labour¹ ile işleyen bir işletmede herkes aynı mesai saatlerinde birbiriyle uyumlu olarak çalışırken sürekli biçimde ekonomik çıktı veyahut çıktı potansiyeli üretilir. Buna karşılık çalışanlar da bu mesaiye göre çalışarak saatlik ücret neticesinde ay sonunda bir maaş elde eder ve bu bir garanti ücret olarak ödenir. Burada işveren ve çalışan açısından iki farklı verimlilik tercihi mevcuttur. İşverene göre verimlilik en kısa zamanda en çok nakdin üretilmesini esas alırken çalışana göre verimlilik, çalışma düzeninde ve garanti ücretinde bir kesinlik olmasından ötürü endişesiz bir geçim kaynağına sahip olmaktır. Tabii ki burada günümüzdeki gerçekliğe göre maaşların yetersiz oluşu sebebiyle ortaya çıkan bir endişenin var olmadığını iddia etmiyoruz. Fakat ideal düzlemde toplumun bu çalışma düzenini sürdürmekteki gayesini çözümlemeye çalışıyoruz.

Bu ideal düzlemde taraflarca yapılan anlaşmanın mahiyeti bir analojiyle ifade edilebilir. Bu bakımdan psikanalist Erich Fromm’un “Sahip Olmak Ya Da Olmak” şeklinde tercüme edilmiş kitabından faydalanmak yerinde olacaktır. Fromm kitabında “sahip olmak” ve “olmak” fiillerini kendi tanımladığı çerçevede karşılaştırarak endüstrileşmiş toplumu eleştirir. Ona göre “sahip olmak” fiilinin odağa alındığı tüketim toplumunda insan yetişkin olmasına rağmen sonsuz tüketim ihtimalinin gereğince “sürekli ağlayarak biberonunu isteyen ve hiç büyümeyen bir bebek olarak kalır.”² Bu görüşü sadece tüketim değil üretim alanına yani kurguladığımız işveren-çalışan tablosuna uyarlayalım. İşveren ve çalışan arasındaki ilişki -terimleri yine Fromm’dan iktibasla söyleyecek olursak- hem anaerkil hem de ataerkil bir yapıya sahiptir. Buna göre işveren bir yandan güvenli çalışma koşulları, garanti ücret, yan haklar vb. ile çalışanını güvence altına alır ve hatta 9-5 çalışma sistemiyle adeta kundağa sarar ki bu da anaerkil tarafını gösterir. Öte yandan işin ataerkil yüzüne göre çalışan, işverenin gözüne girmek için performansına dikkat etmeli ve böylelikle işinde “başarılı” olmalıdır ki “baba” tarafından cezalandırılmasın. Bu noktada işleyişin ataerkil tarafını kısaca açıklayıp sonrasında dikkati anaerkil tarafa çekmek istiyoruz.

Bu çalışma düzeninde “labour specialization”³ gereği çalışan çoğu zaman tek tip iş yapmaya itilir ve işler de uzmanlaşmanın sınırlı olduğu basit işlerdir.⁴ Hasılı çalışanın başarısı ne kadar uzmanlaştığıyla veya maharetli olduğuyla bir noktaya kadar ölçülür, sonrasındaysa ne kadar çok çalışıp ne kadar çok çıktı ürettiği performansın tek kriteri hâline gelir. Bu bakımdan ideal düzlemde disiplin tutturulduğu müddetçe herhangi bir kapitalist işletmede işten atılmak beklenmez. Yani çalışan için ataerkil onayın alınması ve sürdürülmesi tarafı sürekli bir endişeye sebep olmaz.

Çalışanların hayatını asıl şekillendirense işverenin anaerkil tarafıdır. Bu noktada analojiyi netleştirmek gerekiyor. Öyle ki kapitalist işletmedeki çalışanın görüntüsü erken çocukluk dönemindeki ev ortamını yansıtmaktadır. Çalışan tabiri caizse bir çocuk olarak kendisine verilmiş oyuncaklar ve ufak sorumluluklar ile baş başadır. Ev içinde bulunduğu müddetçe de annesinin kanatları altında herhangi bir tehlikeden korunmaktadır. Günümüzün kapitalist işletmesiyle ev ortamı arasındaki farksa ev ortamında çocuğa verilen oyuncak ve ufak sorumluluklarla çocuğun yetiştirilmesi, ilerideki hayatına hazırlanmasıdır. Bu bakımdan ev ortamında büyüyen çocuk olgunlaşana kadar elbette tehlikelerden korunmaya muhtaçtır ve bir yandan da boyunu aşmayacak sorumluluklarla hayata hazırlanmalıdır. Hâlbuki kapitalist işletmenin anaerkilliğinde şefkatli kucağa düşmüş, kundağa sarılmış çalışanlar bir tekâmül sürecinde değildir. Aksine odak bu çalışanların kendilerini fıtrî olmayan bir güvende hissederek ekonomik çıktı üretmeye devam etmesidir. Diğer taraftan ataerkil tarafın da her an sopasını göstereceği ve bu bakımdan yine verimliliği arttırmak adına bir kırbaç etkisi yaratıyor olabileceği iddia edilirse bu da kabulümüzdür. Fakat bunun etkisinin çalışanın çok da zorlanmadan ortaya koyduğu disiplinle ortadan kaldırılabileceğini ancak diğerinin ortadan kaldırılamayacağını çünkü hâlihazırda çalışanın işine geldiğini, hâliyle de çalışanın durumu değiştirmesi için verimlilik bakımından “mantıklı” bir sebep olmadığını iddia ediyoruz. En nihayetinde kapitalist işletmedeki tüm paydaşların ana odağı verimliliktir. Bu bakımdan da çalışanın mezuniyetinden emekliliğine değin geçen süreçte harcadığı zamanın ferdî tekâmülüne neredeyse hiç katkısı yoktur. Öte yandan toplum fikriyatında da verimliliğin merkezîliğinden ötürü çalışanlar için bu güvenli ortam, en az enerjiyle maişetini kazanma yolu olarak görüldüğünden tercih edilesidir. Nitekim son yıllara kadar Türkiye’de bu işlerin en tepesinde bulunan beyaz yakalık, memuriyet vb. kurumlar halk arasında avantajlı bir ekmek kapısı olarak pek muteber görülmekteydi. Son yıllarda da her ne kadar kendi işini yapanlara önceki dönemlere kıyasla daha fazla gıpta ediliyor gibi gözükse de -ki bu da çoğunlukla çok para kazanmalarına yapılan övgüyle yani verimliliğin başka bir cihetinden peyda olmaktadır- son kertede varılan kapı yine kurumların kapısıdır.

Buraya kadar anlattığımız meseleyle ilgili olarak günümüzde işin ataerkil tarafının anaerkil tarafına baskın gelmeye başladığı bir olgu gün yüzüne çıkmıştır: Yapay zekânın kapitalist işletmede yapılan işlerde insandan daha verimli olma ve işini elinden alma ihtimali, yani çalışanın “baba”sı gözünde performansının başarılı bulunmayıp cezalandırılması. Bu ihtimalin yarattığı endişe ve karamsarlık, mezuniyetleri neo-liberal sınırsız dünya tasavvurunun vefat sürecine denk gelmiş yeni çalışanları ve öğrencileri fazlasıyla meşgul eder gözüküyor. Öte yandan bu kesimin mevzulara yaklaşımında kapitalist işveren kesimini hakikaten bir anne-baba gibi gördüğü, tabiri caizse onunla manevî bir ilişkide yer aldığı söylenebilir. Zira neredeyse kimseden bu sistem dışında maişetini kazanabileceği bir ihtimalin olabileceğine dair ses çıkmıyor. Bu vesveselere gark olan kesimde anne-babasını kaybedecekmiş evhamına kapılan çocuğun izlerini görmek fazlasıyla mümkün çünkü temelde aynı soru yatıyor: Böyle nasıl hayatta kalacağız?

Bu tahlili yaptıktan sonra şunu söylemek gerek: İnsan doğar, büyür ve ölür. Bu süreç içinde de -şayet kapitalist bir anomali içinde yaşıyor olmasaydık- tabiî bir tekâmül süreci geçirmesi beklenir. Hâlbuki fikriyatının merkezinde verimlilik düşüncesi olan bir toplum meslekleri sadece para kazanma aracından ibaret görür; bu materyalizmden vicdanen rahatsızlık duymamak adına da ufak bir eklenti olarak “toplum yararına çalışmak” şeklinde içi doğru dürüst doldurulamayan, Protestan ahlakından devşirme bir kavramı bünyesine katar. Bu bakımdan yapay zekâ işimizi elimizden alacak endişesi iyiliği verimlilikle eş değer tutmayan herhangi bir insan için ehemmiyetsizdir. Çünkü zaten belli ülkelerin ekonomik yarışta sahip oldukları pozisyonu korumasını sağlamak adına ortaya çıkmış yapay zekânın -var oluşu gereği verimlilik odaklı olmasından hareketle- yapacağı işlerin insanın tekâmülünü öncelediği düşünülemez.

O zaman ne yapmalı? Açıkça kapitalist devirde hayatını idame ettirebilmenin pek çok açıdan zor olduğunu kabul etmekle beraber kapitalizmin dayattığı algıdan kurtulmak isteyen insan, çalışırken kendisi için iyi olanın en az enerjiyle kendisine geçim sağlayacak işler olmadığını fark etmelidir. Sonrasındaysa kendisini kabiliyeti ve kesbettiği alaka ölçüsünde bir zanaate adamalı, eli hakikî anlamda “iş tutar” hâle gelmelidir. Alabileceği sorumluluğun çok çok altında kalan basitliklerden de dış dünyanın maişetine halel getireceğini düşündüğü tehlikelerinden kendisini koruyan yapay kundaktan da kendisini kurtarmalıdır. Bunun da yolu bir ustanın yol yordam göstermesiyle gerçekleşecek bir zanaat sülûkundan geçmektedir ki sonunda insan gerçek bir meslek sahibi olsun. Bu, herkes bir zanaatin ipini tutmak zorunda demek değildir. Zaten ancak verimliliğin iyiyle eş değer olmadığını idrak edebilenler bu adımı atacak iradeyi ortaya koyabilir. Bununla beraber yine teklifin hedef kitlesi yapay zekânın işini elinden almasının diğer sahalara kıyasla daha muhtemel olduğu teknik alanlarda iş sahibi olmaya hazırlanan insanlardır.

Bir meslek sahibi olmanın mahiyeti o mesleğin salahiyetini haiz şahıslarca bilinir, bu bakımdan sürecin şahsı nasıl tekâmül ettireceğine dair sözümüzün bir kıymeti yoktur. Yalnız bilenlerden nakille bu yolun iyi olanı verimli olana bağlı kılmadığını aktarabiliyoruz. Fakat eski meslekler ile hayatını geçirmenin mümkün olup olmayacağı hakkında endişe duyanlar için söylenebilecek birkaç şey vardır: Birincisi günümüzde görüldüğü üzere kapitalist sistemde de hayatı idame ettirmek zordur ve daha da zor hâle gelmektedir. İkincisi yapay zekâ gerçekten işimizi elimizden alabilir, maişetsiz kalabiliriz. Üçüncüsü yapay zekâ işimizi elimizden almazsa birim zamanda yapılacak daha fazla iş yükünü beraberinde getirecek; kapitalist sistemde çalıştığı sürece insan hayatını neyle geçirdiğini bilmeden yaşayıp gidecek ve verimlilik algısı değişmediği için birinci ifadeyi ortadan kaldıran bir şey de olmayacaktır. Dördüncüsüyse endüstriyel üretim var olduğu müddetçe “el yapımı”nın, siparişe has üretimin değeri her daim yüksek olacaktır ki bu anlamda kapitalizm içinde de “product differentiation”⁵ olgusu “bilimsel” açıdan yadsınmamaktadır. Ne zaman ki üretilen ürünlerin büyük bir kısmı yeniden el yapımı olur, o zaman toplum olarak iki ustalık arasında kıyas yapmaya yeniden başlarız ve piyasa buna göre şekillenir. En nihayetinde öldüğü düşünülen mesleklerin hatırı sayılır bir kısmı aslında yalnız yeterince verimli bulunmadığı için rafa kaldırılmıştır. Yakın gelecekte tekrar rağbet görmeleri işten değildir. Bu rağbet gelip geçici bir trend de olmayacaktır. Yine zikrettiğimiz üzere hem Türkiye hem dünya olarak bir dönüşümden geçiyorsak bu sadece iktisadî bir dönüşüm değil aksine tüm hayatımızın ve bizden sonrakilerin hayatının nasıl yaşanacağını etkileyecek bir dönüşümdür.


¹ Türkçede “iş bölümü” anlamına gelen kelime öbeği. Kapitalizmden önce de var olmakla beraber endüstrileşmenin erken dönemlerinde ortaya çıkan Taylorizmle şekil değiştirmiş; insanı tekdüze, basit bir varlık haline getiren bir ifsatı doğurmuştur. Bugün de kalıntılarıyla hayatımızı etkilemektedir.


² Erich Fromm – Sahip Olmak Ya Da Olmak, Arıtan Yayınevi, 2003, s. 51.


³ Yukarıda bahsettiğimiz division of labour tabirinin odağa işçinin özneliği alındığındaki isimlendirmesi, işte uzmanlaşma.


⁴ David Graeber’ın “Bullshit Jobs” adlı eseri kapitalist işletmelerde yapıp edilenlerin çalışanlar tarafından ne kadar “boş” görüldüğünü anlamak adına yardımcı olabilir.


⁵ Rekabetçi bir piyasada üretimde yapılan tercihlerle üretilen ürünün rakip ürünlere kıyasla tercih edilmesini sağlayacak bir farklılık ortaya koymaya dayalı strateji.