İktisadın Dönüşümü

İktisadın Dönüşümü

Seyfullah Bozkurt

Sayı 07

1 Ekim 2026

“İktisat en temelde politik bir sahadır, hiçbir zaman değer yargılarından arınmış bir bilim olmamıştır ve olamayacaktır. İktisat özünde ideolojiler, çatışan çıkarlar, toplumsal normlar ve siyasi tercihler tarafından şekillendirilir. Aksini iddia etmek iktisadı daha titiz bir bilim hâline getirmez. Bilakis onu son derece tehlikeli kılar.”

-Jostein Hauge

Amerikalı komedyen ve sunucu Jon Stewart The Weekly Show adlı programında konuk ettiği Nobel ödüllü davranışsal iktisatçı Richard Thaler ile gerçekleştirdiği uzun söyleşide iktisada dair oldukça temel bazı soruları gündem eder. Hükümetlerin çıkar gruplarını kolladığını, kazananları ve kaybedenleri politik kararlarla doğrudan doğruya belirlediklerini ve bunu birtakım teknik gerekçelerle örttüklerini söyler. Pek tabii dünyaca ünlü Nobel ödüllü bir iktisatçının bu temel sorulara tatmin edici cevaplar verebileceği beklentisindedir. Fakat beklentileri saniyeler içinde boşa çıkar. Richard Thaler gerçekte hiç var olmayan kurgusal bir dünyaya atıfta bulunarak soruları geçiştirir ve bu kurgusal dünyanın “yalnızca bir iktisatçının kafasının içinde” bulunduğunu ve gerçeklikle bir ilgisi olmadığını açıkça itiraf eder.

Stewart’ın güç ilişkilerine ve kapitalist iktisadî düzenin temel bileşenlerine dair soruları meşru sorulardır. Nobel ödüllü bir iktisatçının bu sorulara tatmin edici cevaplar veremiyor olması ise iktisadın bir disiplin olarak geldiği içler acısı durumu ortaya koyar. Öyle ki iktisat bugün gelinen noktada hayalî bir âlemde yaşayan teknisyenlerin egemen olduğu bir saha hâline gelmiş bulunuyor. 

Para politikasının belirlenme sürecini çözümlemek bu meseleyi daha iyi anlamak açısından oldukça faydalıdır. Faiz oranları, enflasyon hedefleri ve finansal düzenlemelere ilişkin kararların ısrarla “tarafsız” ve “rasyonel” olduğu söylenir. Oysa bu kararlar son derece politik tercihlerin ürünüdür. Düşük faiz oranları borçluların, varlık sahiplerinin ve finans piyasalarının lehine olma eğilimindedir. Yüksek faiz oranları ise tasarruf sahiplerini korur ancak işsizliği artırabilir ve büyümeyi yavaşlatabilir. Yani merkez bankaları para politikalarını belirlerken aslında servetin toplum içindeki dağılımını yeniden şekillendiren tercihler yapmaktadır. Bu kararlardan herhangi birinin “bağımsız” merkez bankaları tarafından alınıyor olması onları siyaset üstü kılmaz. Bu durum yalnızca siyasi tercihleri teknokratik bir uzmanlık kisvesi altında gizleyerek görünmez kılar.

Bazı iktisat ders kitapları bu tarz sorulara temas etse de politik içerimli meseleler genellikle matematiksel optimizasyon problemlerinin gölgesinde kalıyor. Fakat bu tarih boyunca hep böyle değildi. Karl Marx, David Ricardo ve Adam Smith gibi farklı ideolojik arka planlara sahip iktisatçıların tamamı çalışmalarının politik içerimlerinin farkındaydı. Hatta çalıştıkları sahayı “iktisat” olarak değil “politik iktisat” olarak adlandırıyorlardı. Peki tarihsel süreç içerisinde hangi gelişmeler iktisadı dönüştürerek bugünlere getirdi? Bu sorunun cevabına yönelik araştırmamız bizi modern devrimlerle irtibatlandırabileceğimiz bir kırılma noktasına götürüyor.

19. yüzyıl sonlarına gelindiğinde bugün ana akım olan neo-klasik iktisadın temelini oluşturan devrim niteliğinde bir teorik dönüşüm yaşandı. “Marjinalist Devrim” olarak adlandırılan bu dönüşüm iktisat biliminin odak noktasını üretim ve sınıflar arası ilişkiler olmaktan çıkarıp onların yerine bireylerin öznel çıkarlarını gözeten matematiksel optimizasyon modellerini ikame etti. Artık iktisadî değer emek tarafından değil bireysel tüketicilerin “marjinal faydaları” tarafından belirlenmeye başladı. Bu devrim aynı zamanda metodolojik bir sapmayı da beraberinde getirdi. İngiliz iktisatçı William Stanley Jevons artık iktisadın niceliklerle ilgilenen bir bilim hâline geldiğini ve bu sebeple kaçınılmaz olarak matematiksel bir mahiyete sahip olduğunu ilan etti. Jevons’ın muasırı olan Fransız iktisatçı Leon Walras gerçek dünyada herhangi bir karşılığı bulunmayan “general equilibrium” (genel denge) kuramını izah etmek için kompleks denklem sistemleri geliştirdi. Bütün bu çabaların ise tek bir hedefi vardı: iktisadı gerçek bir bilim hâline getirmek.

Muhafazakâr Devrimci hareketin önemli isimlerinden Avusturyalı filozof, sosyolog ve iktisatçı Othmar Spann “Die Haupttheorien der Volkswirtschaftslehre” (Types of Economic Theories) adlı ders kitabının mukaddimesinin ilk cümlesinde iktisadın en temelde tarihsel olarak ele alınması gerektiğini vurgular. Bu yaklaşımı yukarıda zikredilen marjinalist teorinin tam zıddı olarak düşünebiliriz. Zira marjinalist teorinin savunucuları Spannyen yaklaşımın aksine iktisadın fizik bilimine benzediği kanaatindeydiler. Amaçları ise Newton’ın fizik biliminde yol açtığı devrimsel dönüşümün bir benzerini iktisat sahasında gerçekleştirmekti. Nitekim başarılı da oldular. 

Tarih-fizik karşıtlığını daha iyi anlamak adına bilimler tasnifinde kullanılan nomotetik ve idiyografik ayrımına değinmek faydalı olacaktır. Bir bilimin nomotetik olması, o bilim sahasında tıpkı doğa yasaları gibi düzenliliklerden hareketle yapılan genellemelere dayanan evrensel ilkelerin varlığına işaret eder. İdiyografik kavramı ise bunun aksine her araştırma nesnesinin biricikliğine vurgu yapar ve iddialı genellemeler yapmaktan kaçınmayı gerektirir. Bir bilim fiziğe yaklaştığı ölçüde nomotetikleşirken tarihe yaklaştığı ölçüde de idiyografikleşir. Bu ayrım dördüncü sayıdaki yazımızda ele aldığımız sosyal bilimlere dair de önemli çıkarımlar yapmamızı sağlar. Zira sosyal bilimciler kendi sahalarını pozitif bilimler ile beşerî bilimler arasında bir yerde konumlandırma eğilimi gösteriyorlardı fakat üçüncü bir bilme tarzı da geliştirebilmiş değillerdi. Dolayısıyla sosyal bilimlerin bazı yorumları doğa bilimlerini taklit edip nomotetikleşirken bazıları da beşeriyetçi yorumları öne çıkarıp idiyografikleşti. Öyle görünüyor ki bir sosyal bilim olan iktisat da radikal bir fizikalizasyon sürecinden geçerek mekanikleşti ve beşerî hüviyetini yitirme noktasına geldi.

Her ne kadar ana akım iktisat teorik zeminde nomotetikleşmiş olsa da bu teorik zemin gerçek dünyada olup bitenleri izah bakımından son derece yetersiz kaldı. İktisadın merkezinde yer alan insan faktörünün birkaç hatalı varsayıma indirgenmesi, teorinin gerçekliğe tekabüliyet noktasında ciddi sorunlar yaşamasına sebep oldu. Pek tabii bu sorunları aşmak için daha kompleks modeller geliştirildi, davranışsal iktisat gibi yeni alt-disiplinlerde akademik üretimler yapılmaya başlandı fakat bu uyumsuzluğun temel sebebi asla gündem edilmedi. Karar vericiler ise rasyonel olan “bilimsel” gerçekleri bir kalkan yaparak arzu ettikleri çıkar gruplarını muhafaza etmeye devam etti. Nihayet günümüzde ortodoks ve heterodoks ekollerin “paranın mahiyeti” gibi en temel meselelerde dahi taban tabana zıt öğretileri savunduğu mezhep çatışmalarına şahit oluyoruz. Yakînen tecrübe ettiğimiz üzre iktidar sahipleri ise çıkarlarını koruyup iktidarlarını idame ettirmek için kimi zaman “zındık” olmayı kimi zaman da ortodoksinin “rasyonel” politikalarını tercih ediyor.