Modernite kavramı üzerine pek çok tanım öne sürülmüştür. Ne var ki bu tanımların çoğu meseleyi bir çağ sorunu ya da aklın hakimiyeti olarak ele alırken modernite tecrübesinin bizatihi kendisine eğilmez. Simmel’in tanımladığı biçimde modernite modern bir toplum içinde tecrübe edilen yaşamın özel biçimidir. Simmel bir yandan yaşanan tecrübelere karşı içsel bir tepki ifade ederken aynı zamanda olan bitenin özümsenmesini de anlatmaktadır. Tanımı özel kılan da budur. Bahsi geçen tecrübenin oluşmasında pek çok sebep bulunmaktadır. Bu bağlamda günümüzün seküler tanrısı haline gelen parayı yaşanan tecrübenin doruk noktası olması hasebiyle dikkatle incelemek gerekmektedir.
Yazımıza nesnelere duyulan arzunun temelini açığa çıkarmakla başlayacağız. Arzunun değere nasıl dönüştüğünü inceleyeceğiz. Sonrasında paranın tözden saf bir fonksiyona evrilmesine ve bu değişimin sonuçlarına göz atacağız. Daha sonra modern özgür bireyin ne bakımdan özgür olduğuna bakacağız. Ardından kişisel değerlerin nakdî eş değerler ile ölçülmesinin sonuçlarından söz edip yazımızı nihayete erdireceğiz.
Nesnelere duyulan arzunun sebepleri üç kategoride incelenebilir: nesnelerin faydaları, nesnelerin insanda yarattığı algılar ve nesne ile özne arasındaki mesafe.
Nesnelerin faydaları arttıkça onlara duyulan arzu artar. Modern dönemde faydanın niceliği ise nesnenin algısından doğar. Bu algıyı oluşturacak pek çok araç teknoloji çağında modern insanın hayatının merkezindedir. Nesnenin algısı, nesnenin faydalı olduğunu belirlediği sürece de nesnenin gerçekten faydalı olmasının önemi kalmamaktadır. İnsanlara benimsetilmiş pek çok ürün piyasaya sürülmekte ve bu ürünler arzu nesnesi hâline getirilmektedir.
Arzunun oluşmasındaki diğer bir etmeni mesafe olarak adlandırabiliriz. Mesafeyi, nesneyi elde etmek için gösterilmesi gereken fedakârlık ve nesnenin edinilmesinde oluşacak güçlükler oluşturur. Buradaki mesafe bazen nesnenin tözünde vardır ve madde değerli hâle gelir. Buna altını örnek vermek mümkündür. Bazen de mesafe satıcı tarafından oluşturulur ve nesnenin arzulanması sağlanır. Sınırlı üretim pahalı saat markaları da suni mesafeye örnek verilebilir. Mesafenin arzu meydana getirebilmesi için ideal bir sınır vardır. Zira mesafenin gereğinden fazla azalması arzunun oluşması için gerekli ayrılığı ortadan kaldırırken ulaşılamaz bir seviyeye çıkması da arzunun yöneldiği nesneyle bağ kurmasını güçleştirir. Dolayısıyla arzuyu meydana getiren mesafe ne tamamen ortadan kalkacak kadar yakın ne de ulaşılması imkansız olacak kadar uzak olmalıdır. Bununla birlikte arzu yalnızca ulaşılmayı hedefleyen bir mefhum değildir. Aksine ulaşmanın ertelenmesi ve sürecin sürüncemede kalmasıyla kendisini yeniden üreten bir mahiyete sahiptir. Bu bakımdan arzunun devamlılığı nesneye ulaşmaktan ziyade onunla aramızdaki mesafenin bütünüyle ortadan kalkmamasına bağlıdır.
Nesnenin arzulanması esasında öznel bir mefhumdur yani toplumsal karşılığı bulunmamaktadır. Bir nesnenin değerinin oluşabilmesi için mübadele şarttır. Zira iki taraf karşılıklı olarak birbirinin nesnesi için feragat ettiğinde, o feragat eylemi nesneyi öznel rastlantısallıktan koparıp nesnel bir kategoriye taşır. Fakat nesneler mübadele edilebilir olmaları bakımından mutlak bir değer taşımazlar. Sahip oldukları değer öteki nesnelere duyulan arzular ve arzuların kurduğu öncelik sıralaması içindeki konumlarından doğar. Buna göreli değer denir. Değerin bizatihi oluşumunu ve toplumun bir nesneye biçeceği nakdî karşılığı da belirleyen göreli değerdir. Göreli değer üç sonucu birden doğurur. Birincisi nesnelerin değeri mutlak değil konumsal olduğundan en içeriksiz ama en esnek konumu tutan şey -para- bütün öteki değerleri kendinde toplamış gibi görünür. Dolayısıyla mübadele aracı olan para amaca dönüşür. İkincisi her konum bir orana ve her oran bir sayıya indirgenebildiğinden niteliğin önemi yiter, salt nicelik anlamlı hâle gelir. Üçüncüsü ise değer, ilişkisel olduğu için hiçbir nesne kendinde durmaz, sürekli yeniden konumlanır. Sabit hiçbir şeyin olmamasıysa zihnin sürekli uyarılmasına ve yeniden şekillenmesine yol açmaktadır. Modern bilincin dinmeyen huzursuzluğu tam da bu devingenliğin yansımasıdır.
Arzunun nasıl oluştuğunu ve değere nasıl dönüştüğünü inceledik. Şimdi paranın tözden saf fonksiyona evrilmesine ve bu durumun doğurduğu sonuçlara bakacağız.
Başlangıçta para herhangi bir semboller sistemi değildi. Bizatihi kendisi değerli olan bir tözdü. Tuz, sığır, değerli maden. Bu ilk evrede para hâlâ nesneler dünyasının bir parçasıydı. Taşıdığı değer maddî varlığından ayrı düşünülmezdi. Sığırın parayken aynı zamanda sığır olması, madeni paranın hem bir değer hem bir metal olması buna örnek olarak verilebilir. Ama tözsel bağ modernitenin parasının doğasına aykırıdır. Çünkü para her şeyle kolayca mübadele edilebilir olmalıdır ve tözsel kaynağı olduğu müddetçe bu niteliği taşıyamaz.
Nitekim tarih tam da bu yönde ilerlemiştir. Madenî paradan kağıt paraya, kağıt paradan çeke, çekten saf güvene dayalı kredi sistemine… Her adımda para bir önceki tözsel biçiminden soyutlanır. Değerini artık kendi maddesinden değil toplumun ona duyduğu itibardan alır. Kağıt parayı mümkün kılan saf ilişkiselliğe sahip olmasıdır. Kredi ise bu sürecin zirve noktasıdır. Artık elle tutulan hiçbir şey yoktur, para bu son evrede tamamen soyuttur. Bu mutlak soyutluğu sayesinde her şeye dönüşme kudretini en saf hâliyle taşır. Bu formundayken para durağanlaştığı an özünü yitirir. Bir çekmecede biriken dolaşımdan çekilen para artık para değildir. Modern insan servetini tam da bu akışkanlığın üzerine inşa etmek zorunda kalır. Biriktirdiği şey biriktirilmeye direnen bir şeydir. Modern zenginlik bu yüzden hiçbir zaman kifayet kabul etmez.
Paranın modern zamandaki hâlinden bahsettik. Şimdi ise paranın yaygın kullanımının modern insanı özgürleştirmesinin mahiyetinden bahsedeceğiz. Modern insanın özgürlüğünün kökeni feodal düzenin çözülüşünde aranmalıdır. Nitekim feodal düzende serf, lorduna aynî yükümlülükle bağlıydı. Aynî yükümlülükler onun tüm yaşam tarzını, zamanını, kararlarını belirliyordu. Nakit ödemenin aynî bağın yerini alması ise tarihin kaydettiği en büyük dönüm noktalarından biridir. Kişi artık lorduna belirli bir miktar para ödeyerek ne üreteceğine, nasıl yaşayacağına kendisi karar verebilir hâle gelir.
Kazanılan özgürlüğün mahiyeti dikkatle netleştirmek gerekir. Çünkü özgürlük tek bir şey değildir, en az iki farklı yöne bakabilir. Feodal insanın tanımadığı ama kendi çerçevesi içinde sahip olduğu bir pozitif özgürlük vardır. Belirli bir hayatı fiilen yaşayabilme özgürlüğü: Toprağı, komşusu, mevsimlik döngüsü, kilisesi, geleneği vardır. Bunların hepsi onu sınırlar gözükmekte fakat asıl olarak feodal insanın hayatına bir zemin, yön ve içerik vermektedir.
Öte yandan nakit ekonomisinin getirdiği özgürlüğü ise negatif özgürlük olarak adlandırmak mümkündür. Negatif özgürlük şeylerden ârî olmayı ifade eder: efendiden, lorddan, aynî yükten… Fakat bir şeye doğru değildir. Kişi artık istediği yere gidebilir, istediği işi tutabilir, kimseye hesap vermek zorunda değildir. Ama bu sınırsız imkanın içini dolduracak hiçbir zorunlu rota, hiçbir verili içerik kalmamıştır. Modern insan doğrunun ne olduğunu, yönünün neresi olması gerektiğini yalnız başına bulmak zorundadır. Üstelik bu yalnız başınalık modern dönemde kutsanan bir hâle bile gelmiştir. Modern insanın en çok övündüğü hâli olan dilediğini yapabilme kudreti bu yüzden aynı zamanda en çok yorulduğu hâldir. Zira arzu ile imkân arasındaki sonsuz gerilim insanı ebedî bir sükunetten mahrum bırakan görünmez bir zincirdir.
Son olarak paranın kişisel değer karşılıklarının ölçülmesinin ne anlama geldiğinden ve sonuçlarından bahsedip yazımıza nihayet vereceğiz.
Paranın en belirleyici vasfı karşılaştığı her niteliksel farkı bir niceliğe indirgemesidir. Bu indirgeme yalnızca mal ve hizmetlerle sınırlı kalmaz. İnsanın en yüksek değerlerine de sirayet eder. İnsanın onuru, erdemi hatta canı bile bir nakdî karşılığa dönüştürülebilir hâle gelir. Bu dönüşüm mümkün olduğu andan itibaren kutsal olanla sıradan olan arasındaki fark artık bir nitelik farkı değil yalnızca bir fiyatlandırma farkıdır. Modern iktisadın kamu politikalarında kullandığı İstatistikî Yaşam Değeri (VSL)¹ hesabı bu dönüşümün soyut bir iddia değil teknik bir gerçeklik olduğunun açık kanıtıdır.
Dönüşümün mekanizmasını anlamak için nitelik ile nicelik arasındaki farkın ne olduğuna bakmak gerekir. Nitelik bir şeyin kendi türünden başka hiçbir şeye indirgenemeyen özelliğidir. Nicelik ise tam tersine ortak bir ölçek üzerinde ifade edilebilen, birbiriyle kıyaslanabilen bir özelliktir. İki nicelik arasındaki ilişki her zaman daha çok ya da daha az ile tarif edilir. İki nitelik arasındaki ilişki ise kalitatif bir durumdur ve ancak birbirleriyle olan etkileşimleri ile tarif edilir.
Para nitelik ile nicelik ayrımını ortadan kaldıran bir araçtır. Daha önce gördüğümüz göreli-konumsal değer ilkesi gereği bir şeyin kıymeti kendi başına değil başka şeylere göre kurduğu oranla belirlenir ve her oran tanım gereği sayısaldır. Bir nesne parayla ölçülür hâle geldiği andan itibaren artık kendi türünden bir şey olarak değil ortak ölçeğin üzerinde bir derece olarak var olur. Bir tabloyu meydana getirmek için harcanan emek ile herhangi bir işte harcanan bir saatlik emek arasındaki fark eskiden niteliksel bir fark iken şimdi yalnızca niceliksel bir farka indirgenmiştir. İkisi de aynı ölçeğin üzerinde bir noktaya karşılık gelir. İkisi de birbirine çevirilebilir. Bu çevirilebilirlik zannedildiğinden daha vahim bir sonuç doğurur.
Nitelik dünyasında her şey kendi biricikliğiyle var olurken nicelik dünyasında hiçbir şey biricik kalamaz çünkü biricik olan tanımı gereği ölçülemez, karşılaştırılamaz dolayısıyla nicelik düzenine giremez. Bir şey parayla ifade edilebilir hâle geldiği an o şeyin biriciklik iddiası da fiilen geçersiz kılınmış olur. Artık her zaman “bu kadar para eder" denebilecek bir şeydir ve bu mübadele edilebilirlik o şeyi sonsuz sayıda başka şeyle mübadele edilebilir bir sıraya sokar. Kutsal olanın da bu sıraya girmesiyle nitelik ile nicelik arasındaki sınır fiilen ortadan kalkmış olur. Ama bu hâl yalnızca kavramsal bir sonuç doğurmaz. İnsan zihninde somut, gözlemlenebilir tavırlar hâlinde belirir. Her şeyin ölçülebilir ve mübadele edilebilir olduğunu zanneden zihin bu bilgiyle baş başa kalınca üç farklı biçimde tepki verir.
Birincisi sinizmdir. En yüksek, kutsal ve tinsel sayılan değerlerin piyasada alınıp satılabilir olduğunu gören zihin bir süre sonra hiçbir şeyin hakikî bir değeri olduğuna inanmaz olur. Her şeyin fiyatı olduğunu bilmek hiçbir şeye saygı duymamayı kolaylaştırır. Sinik tavır bu bilgiden doğan alaycı ve pervasız bir değersizleştirmedir.
İkincisi bezginliktir. Aşırı uyaran bombardımanı ve her şeyin ortak bir ölçekte eşitlenmesi şeylerin kendine özgü çekiciliğini ayırt etme yetisini köreltir. Bütün dünya tekdüze tonda görünmeye başlar. Görme alanının renksizleşmesi derin bir duygusal uyuşukluk ile sürekli yeni bir uyaran arayışını birlikte doğurur.
Üçüncüsü açgözlülük ve cimriliktir. İki sıfat aynı madalyonun iki yüzü olarak görülebilir. Açgözlülük paranın sınırsız potansiyeline koşar, cimrilik ise onu harcamaktan korkup saf imkan hâlinde saklamak ister. İkisi de somut hayatın gerçek doyumlarından feragat edip soyut bir gücün illüzyonuna hapsolur.
Bu üç tavrın ortak paydası tek bir gerçeği farklı yüzlerinden gösterir: Nitelik niceliğe karşı önemini yitirmiştir. Yazının başında verdiğimiz tanıma dönersek modernite yaşanan tecrübeye karşı içsel bir tepkinin, aynı zamanda o tecrübenin özümsenmesinin adıdır. Şimdi görülebilir ki bu özümseme tek bir ilkeye dayanmaktadır. Sabit olanın erimesi, nitelikli olanın sayısallaşması, kendinde duran her şeyin ilişkiye devrolması. Para bu ilkeyi icat etmez. Yalnızca onu en çıplak, en eksiksiz biçimde temsil eder.
¹ VSL (Value of Statistical Life/İstatistikî Yaşam Değeri): Devletlerin ve sigorta sistemlerinin risk yönetimi kararlarında kullandığı ekonomik bir parametre. Toplumun ölüm riskini bir birim azaltmak için ödemeye razı olduğu ortalama parasal miktarı temsil eder.