İmparatorluğun Sonu

İmparatorluğun Sonu

Ahmed Hamza Ayrancı

Sayı 02

29 Kasım 2025

Ahmed Hamza Ayrancı

Sayı 02

29 Kasım 2025

Osmanlı ve Rus imparatorluklarının yıkılışı, yalnızca iki siyasî yapının sona ermesi değil; aynı zamanda onlara anlam kazandıran ve bunun karşılığında anlam bahşettikleri düşünsel dünyanın dağılması anlamına gelmiştir. Diğer bir deyişle Birinci Dünya Savaşı’nın sonuyla birlikte ulus, vatan, halk ve millî irade gibi kavramlar; Roma İmparatorluk nizamının bir yadigârı olan Imperium ve bu aşkın iradenin temsili aeterna auctoritas (ebedî otorite) kavramlarının¹ yerini almıştır. Bundan böyle fikirler, bir imparatorluğun sayısız imkân ve esneklik barındıran tasarrufu yerine, ulus devletin tek merkezli sınırları içinde ve uğruna üretilmeye başlanmıştır. 

Şüphesiz bu kırılma modern Türk düşüncesinin tekâmülünü doğrudan ilgilendirmektedir. Türk düşüncesinin Rusya’da yükselen Pantürkizm kanadı bu sürecin bir ayağını oluştururken, diğerini Osmanlı Türkiye’sinde şekillenen Türkçülük akımı temsil etmektedir. Cumhuriyet döneminde bu iki çizginin önderleri olarak görülen Yusuf Akçura ve Ziya Gökalp’in fikirleri, gerek Türkçü-Turancı gerekse ilericilik iddiası güden (Marksist, Kemalist vb.) yorumlarda sürekli yeniden ele alınmışlardır. Her iki yaklaşım da kavramsal ve olgusal yanlış değerlendirmelerle, ayrıca koyu bir determinizmle malûldür. Ancak bu yazımda Turancı çizgiyi merceğe alarak; monolitik bir Türk dünyası vurgusuna, bahse konu iki çeşit Türk dünyası aidiyetinin mutlaklaştırılmasına ve bu aidiyetin değişmez kimlikler sathına indirgenmesine karşı çıkacağım. 

Zira bu çizgi fikrî bir derinlik içinde Türkistan-(Volga-Ural)-Anadolu arasında bir hat tahkim etmek yerine, müphem bir “köklerle temas” ve “unutulan aidiyeti yeniden keşif” hissini öne çıkararak başta Orta Asya olmak üzere Türk dünyasını edilgen bir keşif sahasına dönüştürmüştür. Bu yüzeysellik, zamanla Orta Asya’nın Türkiye’de tarihsel bir anlam biriminden ziyade siyasî ve ekonomik bir hinterlant olarak görülmesine yol açmıştır. Soğuk Savaş döneminde ve sonrasında bölge, bu sebeple hem günümüze kadar sonuç vermeyen ekonomik ve diplomatik açılımların hem de kimliksel arayışların yansıma alanı hâline gelmiştir. Sağlıklı bir anlayışın gelişmesinin önüne geçen bu faktörlerin kökeni ise -bugün çok iyi bildiğimiz üzere- Osmanlı’nın küllerinden doğan modern Türk ulusçuluğunun yükselişini çizgisel bir telos (amaç) bağlamı içinde, geç imparatorluklar çağının imkânlarını ihmal ederek açıklayan ve tarihi kaçınılmaz bir son anlatısına indirgeyen yaklaşımda aranmalıdır. 

Daha önce değindiğim üzere yekpare bir Türk dünyasından söz etmek, 19. yüzyılın sonundaki siyasî ve toplumsal dinamikler açısından yanıltıcıdır. Bunu anlamak için Pantürkist düşüncenin Rusya İmparatorluğu içindeki serencamına göz atmak gerekir. Bu dönemde Osmanlı İmparatorluğu’nda demografik olarak muktedir konumda bulunan Müslüman nüfusun aksine, Rusya Müslümanları -imparatorluğun en büyük dinî azınlığı olarak- ulema ve burjuvazinin öncülüğünde bürokratik ve ekonomik özerkliklerini sürdürme mücadelesi veriyorlardı. Müslümanlar, Çarlık yönetiminin eğitimde zorunlu Rusça ve idarî merkezîleşme politikalarına karşı ellerindeki kurumları ayakta tutma ve ticarî/idarî çıkarlarını sürekli değişen koşullar içinde siyasî ve entelektüel örgütlenmeler yoluyla muhafaza etme çabası içindeydiler. Zamanla bu örgütlenmelerin en bilinen örnekleri arasında yer alan İttifâk-ı Müslimîn ve Ceditçilik öne çıktı. 

Bu tablo, klasik Türkçü-Turancı anlatıdan kopmayı gerektiren bir zemin oluşturur; zira tüm bu zorluklara rağmen Rusya Müslümanları, hem ayrılıkçı emeller taşıdıklarını iddia eden zamane Rus şüphecilerini hem de geçmişe dönük ulusçu bir refleks uman Turancıları yanıltacak şekilde Çarlık Imperium’u içinde çözüm üretme çabalarını sürdürmüşlerdir. İsmail Gaspıralı’nın “dilde, fikirde, işte birlik” sloganı bu çabanın en bariz yansımasıdır. 

Çarlık bağlamında tanımladığımız Türk dünyasının Pantürkist düşünürleri, kendilerini 21. yüzyılda görmeye alışık olduğumuz sabit kimlik sınırlarının dışında ifade ediyorlardı. Bulundukları ortamın makbul standartları uyarınca davranma esnekliği ve faydacılığı onlar için tabiî bir refleks hâline gelmişti. Azerbaycanlı Ahmet Ağaoğlu’nun 1890’lar Paris’inde eğitim maksadıyla geçirdiği birkaç yıl içinde Farsî (Persianate) kökenine yaptığı vurgu bunun önemli bir örneğidir. Ernest Renan gibi simalarla tanıştığı oryantalist Collège de France çevrelerinde kuşkusuz bu kimlik, yüzlerce yıllık mazisi içinde bir devamlılık arz eden Fars kültür ve medeniyetine atıfta bulunması sebebiyle tercih edilesi görülmüştü. Yusuf Akçura’nın 1916 yılında Lenin ile İsviçre’de bir araya gelmesi de aynı refleksif hattın bir uzantısıdır. Nitekim Halil İnalcık'ın Fransız Annales Ekolü ve Türk Tarihçiliği ² makalesinde, 1930’larda Hukuk Fakültesi’nde ders veren Akçura’nın Marksist yorumlarından ne denli istifade ettiğini belirtmesi, bahse konu görüşmenin -bir fikir ortaklığı sebebiyle değilse de- rastlantı eseri gerçekleşmediğini gösterir.

Bu entelektüel esnekliğin ve arayışın en berrak ifadesi, Akçura’nın 1904 yılında Kahire’de yayımlanan Türk gazetesindeki Üç Tarz-ı Siyâset makalesinde görülür. Türkçü düşüncenin doğuşuna dair kurucu bir ön anlatı olarak yorumlansa da metin kendi bağlamında ele alındığında Akçura’nın maksadının Osmanlı’nın çözülme döneminde tartışılan İslamcılık, Osmanlıcılık ve Türkçülük siyaset tarzlarını mukayese ederek bir çıkış yolu aramaktan öte olmadığı anlaşılır. Nitekim makale 1911’e kadar Rusçaya çevrilmemiş, bu tarihe dek Akçura’nın Rusya’daki temaslarında sıkça atıfta bulunduğu bir metin de olmamıştır. Dolayısıyla Üç Tarz-ı Siyâset, bir ideolojik bildiriden ziyade döneminin şartları çerçevesinde kaleme alınmış serinkanlı bir imkân muhasebesidir. Akçura İslamcılık, Osmanlıcılık ve Türkçülük arasında mukayese yaparken bunlardan hiçbirini mutlak bir doğru olarak sunmaz; bilakis o dönemki siyasî iklimde hangisinin en uygulanabilir olduğunu tartışır. Bu yönüyle metin, sonradan çeşitli ideolojilerce kendisine yüklenen teleolojik anlamlardan azadedir ve çağının imkân bolluğunu yansıtması bakımından önemi teslim edilmelidir. 

Bu esneklik Akçura ve onun gibi düşünürlerin kariyerlerinin sonraki aşamalarında da şüphesiz belirleyici bir rol oynamıştır. 1911 yılında kurulan Türk Yurdu dergisi İstanbul’da meskûn bir “Türkçü” kimlik oluşturduktan yıllar sonra dahi Akçura, Türkiye dışındaki siyasî ortamlarda rol alması gerektiğinde söylemini yerel bir kimlik üzerinden uyarlama refleksini gösterebilmiştir. 1916 yılında Lozan’da düzenlenen Mazlum Milletler Konferansı’nda Kazan Tatar halkını temsilen bulunması buna dair net bir örnektir. Türk Yurdu dergisinin editörlüğünü birkaç yıldır sürdürdüğü bu sırada, Pantürkizm’ini kısa süreliğine de olsa çok daha küçük bir komünal aidiyeti beraberinde getiren Kazan Tatar kimliği lehine kızağa çekmekte beis görmemiştir. Bu yönüyle Akçura, kimliğini içinde bulunduğu politik zemine göre esnetme konusunda dikkate değer bir çaba ortaya koymuştur. Ne var ki şu ana kadar Pantürkizm akımıyla özdeşleştirdiğimiz bu hasletler, ulus tahayyülünün imparatorlukları çözecek taarruzunu savuşturmaya yetmemiştir. 

Türkçülük akımının Osmanlı kanadında başat isim olan Ziya Gökalp’in Turancı yaklaşımının, Pantürkizm paradigmasını geride bıraktığının belki de en önemli ispatı, Türk düşünce tarihi üzerine ortaya konan en kapsamlı çalışmalarda dahi Pantürkizm’e ayrılan bölümün ne denli sınırlı kaldığıyla ortaya konmaktadır. Şükrü Hanioğlu’nun A Brief History of the Late Ottoman Empire kitabı bunun önemli örneklerinden biridir. Kemal Karpat, İslâm’ın Siyasallaşması adlı eserinde, günümüzde millî anlatıya mal olmuş düşünürler arasında Rusya İmparatorluğu’nun Müslüman Türklerinin çok kısıtlı bir yer işgal ettiğini tespit etmiştir.³ Bu durum, akademik neşriyatın dışında halk nezdinde de gözlemlenebilen bir olgu olması bakımından, Türkiye’de cumhuriyetçilik fikrinin eğitim politikaları aracılığıyla toplumsal hafıza üzerinde ne tür bir etkiye sahip olduğunu açıkça ortaya koyar. 

Bu devinimler, ileriki yıllarda daha menfi sonuçlar doğurarak; başta Yusuf Akçura olmak üzere Ahmet Ağaoğlu ve Ali Hüseyinzade gibi Türkiye Cumhuriyeti’ne sığınan Pantürkistlerin hayatlarının sonlarına doğru marjinalleştirilmeleri, 1930’ların sonunda zorla emekli edilmeleri ya da düzmece davalarla kamusal alandan silinmeleri hadiselerini beraberinde getirmiştir. İstanbul’da Türk Yurdu ve Gökalp çevreleriyle iletişimini sürdüren Pantürkistlerden biri olan Fatih Kerimî, Rusya’da ikametini sürdürmüştür. Türkiye’deki birçok akranı gibi dışlanma ve marjinalleştirilme şerefine nail olamayan Kerimî, 1937 yılında Yusuf Akçura ile olan münasebetleri gerekçe gösterilerek Moskova’da kurşuna dizilmiştir. 

Cumhuriyet’in hedeflediği insan modelinin yaratılışında menfi bir rol oynayacağından şüphe duyulmaksızın damgalanan bu hareket, belki de önderleri belirli bir müsamaha dairesinde muhatap alınsaydı, modern Türk ulusunun Türk dünyası içindeki yerininin ve bu dünyanın geri kalanıyla olan münasebetlerinin sağlam bir temele bağlanması bakımından faydalı olabilirdi. Ne yazık ki iki savaş arası dönemin siyasal kargaşaları içinde çoktan kök salmış olan kolektivist ve determinist bakış açısı, Rusya Müslümanlarını farklı siyasal kutuplara mâl ederek yaftalamayı ve çeşitliliğe yer bırakmaksızın çizgisel bir ulusçuluk hikâyesini kader olarak yerleştirmeyi tercih etti. Üstüne üstlük, günümüze kadar ortaya konan külliyat bu konuda olumlu bir bakış açısı da sunamadı. Ulus-devletler çağında en azından geç imparatorluk döneminin kapasitesiyle düşünmek, altından kalkılması güç bir yük ve romantiklik olarak değerlendirilebilir. Fakat -baştan beri ele alındığı üzere- bu yazı bağlamındaki imparatorluk, karaları ve denizleri yöneten organik -diğer bir deyişle sonlu- bir devlet yapılanmasından ziyade insanın fikrî terakkisinde kendine bir paye görmeyen ve tüm fikirleri belirli bir idarî merkez ile bürokrasi sınıfının onayına sunma gereği duymayan aşkın Imperium iradesidir.


1 Kavramlar için bkz. Julius Evola, Men among the Ruins: Post-War Reflections of a Radical Traditionalist (Rochester, Vt: Inner Traditions, 2018). 

2 İnalcık, H. (2008). Fransız Annales Ekolü ve Türk Tarihçiliği, Doğu Batı Makaleler, II, Ankara: Doğu Batı Yayınları, 311-324.

3 Bu gözlemler ve yazıda geçen tarihsel anekdotlar için bkz. James H. Meyer, Turks across Empires: Marketing Muslim Identity in the Russian-Ottoman Borderlands, 1856- 1914 (Oxford Univ. Press, 2019).