Kadim mefhumların bir kısmını anlamamak mevcut şartlarda mazur görülebilir. Bununla beraber kadim mefhumları anlamamakla övünmek ve kadim mefhumları hiçbir şekilde anlamadan onları temsil etmeye kalkışmak asla hoş görülmemelidir. Bu iki tavır yüzünden kendisini An’anevî olanın karşısında görenler ile yanında görenlerin gitgide aynılaştığını müşahede ediyoruz. Bu yazıda, yanlış anlaşıldığına hayret etmediğim fakat bir şekilde anlaşılması için kimsenin kayda değer bir gayret göstermemesine teessüf ettiğim bir meseleyi, ataerkilliği anlatmaya teşebbüs edeceğim. Bunun yanında pederşâhînin kendisiyle kaim olduğu “şâhî” (şahlık) meselesini de tasrih edeceğim.
Evvelâ ataerkillik yahut pederşâhînin ne demek olduğu üzerinde durmamız gerekiyor. Bugün bu kelimelerin büründüğü menfi manaların hiçbirini lugatlerde doğrudan bulamadığımızı fark ederek işe başlamalıyız. Türk Dil Kurumu sözlüğünde “Ataerki” kelimesinin manasına baktığımızda şu ifadeyi görüyoruz: “Soyda temel olarak babayı alan ve ailede çocukları baba soyuna mal eden topluluk düzeni.” “Ataerkil” ve “Ataerkillik” kelimelerine verilen mana da aynı şekilde soyun devamında babanın esas alınmasıyla alâkalı.¹ Bugün bizler ataerkilliğin kendisinden ayrı tasavvur edilemeyeceği soy meselesine dair hiçbir şey bilmiyoruz ve soyun babadan devam etmesi ile mesela hükümdarın tebaa için baba gibi tasavvur edilmesinin ne gibi bir alâkası olabileceğini anlayamıyoruz. Soy bahsi için müstakil bir yazı gerekeceğinden burada yalnız soyun bir silsile ifade etmesi bakımından manalı oluşunu izah edelim. İnsanın soyundan azade bir şekilde kendisi olabileceği fikri pek yeni bir fikirdir, kadim insansa kendisini bir silsile ile “öze” bağlayan soyu aslî bir unsur sayıyordu. Ayrıca bu silsilede kendisinden evvel gelen kişinin (babanın) onu var eden umdeyi temsil ettiğinin de farkındaydı. Nitekim anne rahmi, tohumun büyüdüğü toprak olarak tasavvur edilirken baba tohumun menşei olmakla her şeyin kendisinden neşet ettiği özü temsil eder. Soyun babadan devam etmesi mefhumu bu tabii münasebete dayanır. Ataerkilliği bugün menfi addeden kimseler, soy üzerine pek kafa yormuş görünmüyorlar. Soyluluğun katî surette anlaşılmadığı, monarşinin “bir zamanlar” varlığının -kendisine “sıcak” bakanlar tarafından dahi- birkaç ehemmiyetsiz amelî sebebe dayandırıldığı günümüzde buna şaşırmıyoruz. Ataerkilliği günümüz modernleri nezdinde şeytanlaştıran şey, ataerkil cemiyetlerde erkeğin siyasî kudreti elinde tutmasıdır. Bugün ataerkillik dendiğinde cemiyette erkeğin iktidar ve idaresinin kast olunmasına temkinli yaklaşmalı, erkeğin cemiyetteki iktidar ve iradesini ataerkilliğin kendisi değil bir tamamlayıcısı olarak görmeliydik. Ne var ki bu galatımeşhuru yazıya başlarken olduğu gibi kabul etmek zorundaydım, hem asıl izah edilmesi gerekenin siyasî kudretin erkeklikle alâkası olduğu da ortadadır.
Siyasî kudret bahsine geçmeden, kadim mefhumları anlamak için aşılması lâzım olan birkaç engelin üzerinde durmak gerekiyor. Bunların ilki ilerlemeciliğin yol açtığı, insanla alâkalı her şeyin tarihî menşeinin tespit edilmesi temayülüdür. Günümüzde insanın aslî mefhumlarını anlamak için bunların vahşî birtakım insanlar arasında nasıl ve neden ortaya çıkmış olabileceğini tespit etmeye çalışıyoruz. (Bunun her tabakadan insan tarafından paylaşılan bir temayül olması korkutucudur.) Manevî ve ulvî tasavvurlarımız olsun veya olmasın (böyle tasavvurları olan kimselerin de aynı temayüle sahip olduğunu zaten görmekteyiz), insana en derinden taalluk eden mefhumları bir keşif olarak tasavvur ettiğimizde aslında doğru cevabı asla bilemeyeceğimizi kabul etmiş oluruz. Çünkü ulvî bir membaı yok saydığımızda ve bu mefhumların maddî sebeplerle ortaya çıkması gerekliliğine tamamen inandığımızda bile, menşei tespit için “tarih öncesi” diye adlandırılan zamanların en “karanlık” kısımlarının aydınlanmasından başka bir yol yoktur. Bununla beraber bugün bizler için daha az karanlık olan ve kendimizi nispet ettiğimiz “tarihî” devirlerin, ataerkillik kadar esasî mefhumlara sahneye çıktıklarından beri sahip olduklarını görüyoruz. Bu noktada maddeci nazarıyla baktığımız takdirde o devrin insanlarına acımamız mümkünse de -ister hakikaten kandırılsınlar ister haklı olsunlar- onların kahir ekseriyetinin, bu mefhumların ulvî menşeine samimiyetle inanmalarının bizi de kadim mefhumları anlamak için onlar gibi düşünmeye mecbur kıldığını görmemiz gerekiyor. Ataerkilliğin erkeklerin çıkarları için var olduğuna inanan biri, ataerkilliğin ulvî menşeine inanan kadın ve erkekleri anlamak istiyorsa onların bu itikatlarından rahatsız olmayı bırakmalıdır. Modernler kendi şartları haricindeki hayat tarzlarını yok saymakta o kadar inatçılar ki ekseriyeti teşkil eden insanların (moderniteden evvel yaşayanları ve modern olmayan tüm muasırlarımızı kastediyorum) hayatlarının tamamıyla manasız olduğunu söylediklerini fark edemiyorlar. Kadim cemiyetler tüm mefhumları, zümreleri ve uzuvlarıyla – bilhassa modern cemiyete kıyasla- fazlasıyla ahenkli idiler. Bu ahengin içerisindeki rastgele seçilmiş bir unsurun, o cemiyetlerin insanları nezdinde hiç de abes olmadığını bilmeli ve bütüne nispetle kazandığı manaları öğrenmeden o unsuru anlamış olamayacağımızı fark etmeliyiz.
Bir diğer engel, “sembol” ve “sembolik” olmakla yahut bir varlığın başka bir varlığı temsiliyle bugün kastedilenin yanlışlığıdır. An’anevî akıl, varlık âlemindeki her şeyi bir sembol olarak tasavvur ediyordu. Bunun sebebi her şeyin neşet ettiği ilahî aslın, tüm varlıkların umdelerini ihtiva ediyor olmasıdır. Başka bir şekilde ifade edersek, mevcudata bakınca Tanrı’nın muhtelif sıfatlarının tecellilerini görmekten başka bir ihtimâl yoktur. Aşağı varlıklara baktığımızda İslam An’anesinde Celâl sıfatları denen kahredici sıfatların, yüce ve güzel varlıklara baktığımızda Cemâl sıfatları denen lutfedici sıfatların tecellilerini görürüz. Varlık âlemindeki her şey ilâhî olanı bir cihetten temsil eder. Bugün meselâ Kızıldeniz’in Hz. Musa’nın asasıyla ikiye yarılmasının sembolik olduğu söylendiğinde böyle bir vakanın tarihte tahakkuk etmediği söylenmiş oluyor. Hâlbuki An’anevi noktainazardan bakınca bu vakanın hem tarihte tahakkuk ettiği hem de ilâhî olanı farklı cihetlerden temsil edildiği anlaşılır, nitekim var olmak sembol olmak demektir. Aynı şekilde modernlerin, ulvî varlıkların insan suretine benzer yahut maddî âlemde numuneleri bulunan şekillerde tasavvur edilmesini eski insanların geri kalmışlığına ve mücessem olmayan varlıkları tasavvur kabiliyetindeki noksanlığına yorması da gülünç karşılanmalıdır. Meselâ meleklerin kanatlarından bahsedildiğinde bu tasavvurun maddî olmayan bir varlığı maddî bir varlığa teşbih olduğu sanılıyor, hâlbuki bazı canlılarda gördüğümüz kanadın suretinin keyfiyeti de ilâhî bir tecelli olduğu için meleklere “yakıştırılması” meleklerin cismanî tasavvur edildiği manasına gelmez. Melekler de pekâlâ kendi (daha üstün olan) varlık mertebelerinde kanatlı olabilirler, kadim insan meleklerin kanatlarından bahsederken mahiyet olarak hayvanlarda gördüğünden farklı ve üstün bir şeyi ifade ettiğini kâmilen biliyordu. İnsanın tüm bir âlemi temsil edişi ve hatta “Tanrı’nın insanı kendi suretinde yaratması” şeklindeki ifadeler, farklı merhalelerde ve farklı mahiyetlerdeki varlıkların aşağıda olanlarının yukarıdakileri temsil ettikleri göz önünde bulundurularak anlaşılabilir. Ataerkilliğin ve erkek iktidarının sembolik manalarından bahsettiğimde nasıl bir idrak ile konuştuğumun böylece daha anlaşılır olacağını ümit ediyorum.
Aşılması gereken son engel, demokratikleşmiş ve dolayısıyla avamlaşmış modern zihnin hiyerarşi düşmanlığıdır. Birden çok insan bir araya geldiğinde orada bir hiyerarşinin doğması, bir cemiyette muhtelif sahalarda havasın (elit zümrelerin) ortaya çıkması muhakkaktır. Bunu modernlerin de (en azından biraz insaflı olanlarının) tamamen reddetmediklerini, fakat bu hakikatin varlığını ancak mecburen teyit ederek bu vaziyeti mümkün mertebe ortadan kaldırmak istediklerini görüyoruz. Böyle bir hastalığı olmayan ve insanın fıtratındaki hiyerarşiyi reddetmeyen kadim insan ise sayısız hiyerarşiyi tamamen idrak ve kabul etmektedir. Bir işi daha iyi yapanlar, ustalıkları miktarınca temayüz edecek ve havası teşkil edeceklerdir. Aynı zamanda bu kimseler başka sahalardaki hiyerarşide aşağıda yer alacaklardır; zaten hiyerarşi birilerinin üstte ve birilerinin altta yer alması değil, herkesin birilerine nispetle üstte ve birilerine nispetle altta yer alması demektir. Cemiyeti tabiatı gereği kuşatan sayısız hiyerarşiyi kabul eden kadim insan için, ataerkillik mevcut sahaların yalnızca birindeki hiyerarşiye tekabül eder. Bu husus meselemiz için pek mühimdir, çünkü hiyerarşinin siyasî sahadan ibaret olmadığını gösterirken kadim insanın ataerkilliği anlamakta ve kabullenmekte modern insan gibi zorlanmamasını da izah eder.
Nihayet erkeğin iktidar sahibi olmasının mahiyetini izah edebiliriz. Erkeklik siyasî kudretin sembolüdür, çünkü semâvî olanın temsilidir. Siyasî kudret gök tarafından, yani üst mertebedeki ilahî membadan bahşedilir. (Meşruiyetini gökten almayan hiçbir iktidar meşru olamaz, iktidar doğrudan ulvî alemle temasla yahut bu temasa salahiyetli birinin elinden alınmalıdır.²) Erkeğin semavî olanı temsil etmesine karşılık, kadın da arzî olanı temsil eder. Nitekim yağmur An’anevî âlemde farklı vesilelerle göğün toprağı döllemesi olarak tarif edilmiştir. Yine antik dinlerde gök tanrıları ve toprak tanrıçaları bulunur, bereket ve iki sayısı kadınlıkla temsil edilirken öz mesabesindeki umde ve bir sayısı erkeklikle temsil edilir. Erkeğin gökle olan münasebeti, erkek tabiatını “kendini eşyadan tecrit etme” kabiliyeti ile kaim kılar. Erkek tabiatının bu hususiyeti, erkeklerin kumar veya güvercin müptelası olabilmelerini, modern entelektüalizm hastalığına daha sık yakalanmalarını, başkalarının siyasî iktidarını ve servetini konuşmakla ömür geçirmekten gocunmamalarını da izah eder. Bunun yanında sahih bir kendini tecrit göğe doğru olacağından, manevî tekâmül de erkeklikle temsil edilir. Ferîdüddin Attâr Tezkiretü’l-Evliyâ’sında, Râbiatü’l-Adeviyye hazretlerinden bahsederken şöyle der: “Kadın Allah’ın yolunda mert (mert Farsçada adam demektir) olursa ona kadın denemez. Abbâse-i Tûsî’nin dediği gibi, yarın kıyamette mahşer meydanında şöyle nidâ edilir: ‘Ey adamlar! Adamlar safına ilk ayak basan kişi Meryem’dir (a.s.).’” Burada erkek olmakla temsil edilen şey, insanların ancak pek azı tarafından erişilebilecek bir mertebe olarak kabul edilir ki bu temsilin erkeklerin dünyevî imtiyaz sahibi olmasıyla hiçbir alâkası yoktur. An’anevî âlemde her şeyin ulvî olan için var olduğunu, dünyanın merkezinde kâmil insanın yer aldığını görmeyen modernler din dilinin erkek lehine olduğunu zannetmekte direnebilirler. An’anevî hikmet bize dünyada bir cennet vadetmez, âlemlerin yekûna nispetle küçük görünen insan için yaratılması gibi insanlar içerisinde de ancak pek az kişiden oluşan bir zümrede insanlığın manası lâyıkıyla tahakkuk edebilir. Bu diğer insanların aşağı görülmesi demek değildir, nasıl ki tamamıyla fena ve fesat yeri olan dünyanın var olması hem manalı hem de maksada ulaşmak için elzem ise diğer insanlar da bütün içerisinde pek lüzumlu hâle gelirler. (Cevherleri itibariyle dünyadan çok daha üstündürler.) Erkek suretinde yaratılmış olmak “manevî erkeklikle” temsil edilen manaya mazhar olmak demek değildir, semâvî olanın kâmil bir temsilcisi olma hakkını da kimseye tek başına temin etmez. Fakat semboller manalarından asla tamamıyla ayrılamayacakları için yaratılış inkâr edilmemeli ve meşruiyetin şartlarından biri hâline gelmelidir.³ Siyasî kudret üzerinden konuşacak olursak; An’anevî hikmetin bir kadının siyâsî kudreti elinde bulundurmayı asla başaramayacağı gibi bir iddiası yoktur, herhangi bir erkeğin her kadından siyasette veya aile idaresinde daha iyi olacağını da müdafaa etmez. Ne var ki kadınlık siyasî kudreti temsil etmez ve siyasî kudret makamına oturacak kişi erkekliğin ulvî manasına hürmeten erkekler arasından biri olmalıdır. Bu manayı anlayamayan modern dindarların, siyasetin erkeklerin uhdesine verilmesi gerektiğini müdafaa ederken kadınların bedenî ve zihnî yetersizliklerinden bahsetmeleri gülünçtür, çünkü kadınların da siyasette muvaffak olabileceği tarih tarafından ispat edilmiştir. Üstelik erkekler içerisinde siyasete ehil olanların sayısı da bütüne nispetle her zaman pek az olacaktır. Kadim siyasette mühim olan, muktedirliğin manasının tahakkukundan başka bir şey değildir.⁴ Tabiatı gereği mutlak bir diğerkâmlığı ve kendini eşyadan tecrit etmeyi gerektiren, fedakârlıkla alâkalı bazı faziletlerle donanmayı mecbur kılan aile reisliği de bu minvaldedir. Toprak veya arzî olanla alâkalı bulunan kadın ise erkeğin kendini her şeyden tecrit eden tabiatının aksine eşyadaki devamlılığı temin eder. Doğumu kadının gerçekleştirmesi bunu temsil etmektedir. Ailedeki düzenin siyasî cephesi babanın vazifesi olsa da evin sahibi ve ev halkının hayatlarının düzenleyicisi kadındır. Dünyanın kadın suretinde temsil edilmesini de bu cihetten anlamak gerekir, insanlar için hayatî olan dünyevî düzenin devamlılığı insan aklını tamamen esir etmek kuvvetine sahiptir. Yine pek çok kadim masalda soylu bir kadınla evlenmenin hikâyenin sonu olması, manevî tekamülünü tamamlamış kahramanın hâlindeki devamlılığa işaret eder.
Son olarak pederşâhînin ikinci unsuru olan şâhîden bahsetmemiz gerekiyor. Aslında babanın siyasî kudreti elinde tuttuğu geniş ailelerden müteşekkil bir cemiyet, ancak aile reisinin kendisinden yukarıdaki kimseleri kabulüyle ayakta durabilir. (Daha önce zikrolunduğu gibi hiyerarşi mutlaka çift taraflıdır.) Hükümdar ekseriyetle kādir-i mutlak Tanrı’yı temsil eder ve bu temsili (mahallî de olsa) kendisi üstünde görünür bir siyasî kudretin bulunmamasıyla idame ettirir.⁵ Göğün oğlu sayılan hükümdar, bir babanın hanedeki sükûneti teminden mesul olduğu gibi tebaasının sükûnunu teminden mesuldür. (Bu mesuliyeti onun savaşçı tabiatının da sebebidir, çünkü savaş kargaşanın sonlanması ve sükunun temini maksadıyla meşru bir şekilde var olabilir.) Vezirler, yani umdelerini göğün temsilcisi hükümdardan alan ve tebaanın kalanına göre siyasî hiyerarşide yukarıda bulunan kimseler kudretin farklı yollarla dağıtılmasını sağlarlar. Dağıtılan kudret nihayet karşısında en aşağıdaki (yalnızca siyasî hiyerarşiye göre aşağı) fertlerin bir temsilcisini bulmak istediğinde aile reisi ile muhatap olur. Kraliyet fikrini hiçbir şekilde idrak edemeyen modern insan; kralın sembolü olduğu Tanrı’yı idrak etmekte zorlandığı gibi, hanede kralı temsil eden babanın da mahiyetini kavrayamamaktadır.
Metni bitirirken pek mühim birkaç hataya karşı okuyucuyu ikaz etmek istiyorum. Bugün güya aileyi müdafaa eden pek çok kimse, metropolde yaşayan ve kapitalizmin var ettiği çekirdek aileye sarılmaktalar. Modern çekirdek ailede babanın meşruiyeti gökten değil, tek kayda değer amelin para kazanmak olmasından gelir ki burada aile fertlerinin her birinin meşru meziyetlere sahip olduğu kadim aile yapısıyla hiçbir benzerlik mevzubahis değildir. Yine kadim ailenin modern aileye kıyasla ne kadar farklı olduğunu anlamak için modernize olmuş geniş ailelerin dikkate alınması asla kabul edilemeyecek ve pek sık rastlanan bir hatadır. Hassaten Türkiye’den bahsediyorsak, sahih köy hayatının asırlardan beri tahrip olduğunu ve kadim köylünün bütün hususiyetlerini taşıması pek muhtemel görünmeyen köylü halkın, modern şehirde devam ettirdiği geniş ailelerin böyle bir kıyasta esas alınamayacağını bilmemiz gerekir. Esasen şehirlerimizdeki nüfusun kahir ekseriyetinin bu kuşağa dayanması, aile yapısının tahribini çokça hızlandırmıştır. Ataerkillik meselesinin bu denli hassas bir mesele hâline gelmesindeki en büyük pay, mezkûr kuşağın erkeklerinin aileyi suistimalindedir. Kadın modern şehirde mimarî ve içtimaî şartların değişmesiyle geniş ailenin faydalarından mahrum ve zararlarına karşı savunmasız kaldığı hâlde, erkek hem tek meşru ameli (para kazanmayı) ele geçirmiş hem de eski kudretini devam ettirmiştir. O nesilden miras kalan hikâyeler, kapitalizmin kişiyi mecbur kıldığı insanlık dışı müsabakalarda kadınlara, her zaman erkeklere karşı tedbirli davranmak gerektiğini talim etmiştir. Bugün Ataerkilliğin kadim manasıyla yeniden tesisi için pek çok sahada cemiyetin tedavisi lâzımdır. Mevcut şartlarda kadınların Ataerkilliğe olan aleyhtarlığını, hüsnükabulle değil fakat tam bir anlayışla karşılamak vaciptir. Kaldı ki erkekliğe taalluk eden faziletlerin cemiyetin her uzvunda yok olduğu malumdur. Sadece kadınlar değil, erkekler de erkekliğin ulvî manalarını kendilerinde görebilecekleri kişilere gitgide daha az rastlıyorlar. Ailenin yok olmasından büyük bir endişe duyan pek çok erkeğin tamamen kapitalist ve aileden evvel kendini düşünen tavırlarına şahit olmaktayız. Bu noktada aileyle alâkalı mesuliyeti kadınlara yüklemek abestir. Kadim cemiyetlere ruh bahşeden hikmetin bize bu mevzuda iki şekilde yol gösterdiğini unutmamalıyız: Evvelâ, Ataerkilliğin fıtrî olduğuna samimiyetle inanıyorsak cemiyeti tedavi etmenin ister istemez Ataerkillikle neticeleneceğini, hatta Ataerkilliğin bu tedavinin bir cüzü olacağını anlamak gerekiyor. İkinci olarak, hakikî ve semâvî siyasî kudretin -bir suistimal yahut hile olmaktan pek uzak- tecellisi ortaya çıktığında erkekler ve kadınların ona râm olduğunu bilmeliyiz. İyi niyet ancak amelle ispatlanır.
1 Merriam-Webster Lugatinde de bu minvalde bir tarifle karşılaşıyoruz:
“Social organization marked by the supremacy of the father in the clan or family, the legal dependence of wives and children, and the reckoning of descent and inheritance in the male line.”
2 Meşruiyetin ulvî âlemle temastaki birinden alınması, siyasî ve askerî zümrenin manevî zümre ile çatışmaması şeklinde tahakkuk eder. Nitekim manevî zümrenin aksiyon sahasıyla işi yoktur. Tafsilat için Rene Guenon’un “Ruhani Otorite ve Dünyevî İktidar” ismiyle tercüme edilen eserine (Autorité spirituelle et pouvoir temporel, İngilizce: Spiritual Authority and Temporal Power) bakınız.
3 Bu bize Budizm’deki Bhikkunilerin (kadın keşişler), manevî olarak kendilerinden daha tecrübesiz olsalar bile Bhikkulara (erkek keşişlere) göstermesi gereken hürmetin hikmetini izah eder. Yine İslam An’anesinde bir kadının ilmen ve manevî mertebe bakımından kendisinden çok daha aşağı bir erkeğe imamlık yapması mümkün değildir.
4 Erkek tabiatı bir işe meyilli ise, meyilli olduğu işin taalluk ettiği ilâhî mananın sembolü de erkeklikte bulunacağından; cemiyette de ekseriyetle erkeklerin o işte muvaffak olmalarına şaşırmayız, aynısı kadınlar için de geçerlidir. Fakat bu maneviyata nispetle tâlî bir meseledir, amel sahasında istisnaları pekâlâ bulunabilir.
5 Hiyerarşide hükümdarın üstünde yer alan manevî zümre bu manada “görünür” değildir.