Modern bir tarih tasavvuruna sahip olanlara göre tarih içindeki rastgele kırılmalardan biri olan modernleşme, ancak zihnî ve “fizikî” farklılaşmaların bir neticesi olup yine ancak bu sahalarda tesirlidir. Bu sebeple modernleşmenin “kozmik” veçhesi daima göz ardı edilmiştir. Yani âlemin kendisindeki mahiyet farklılaşmalarının ve insan tabiatlarındaki ifsadın modernitenin varlığıyla münasebeti dikkate alınmamıştır. Elbette böylesine derin bir mevzuyu -en azından burada- layıkıyla ele almak iddiasında değiliz. Yalnız bir An’aneye (İslam An’anesi) ait bazı müesseselerin zahirî çöküşünü tetkik etmek ve bu esnada -yine görünür maddî sahanın hududu içerisinde bir tetkik yapsak da- kozmik veçheyi dikkate alan noktainazardan istifade etmek istiyoruz. Bu metinde İslam dünyasındaki modernleşme tecrübesinin âlem ve beşeriyetin mahiyetindeki tahavvüllere müteallik bir kısmından söz etmek niyetindeyiz. Bununla beraber zihnî ifsadı göz önüne sermek için de gayret edeceğiz.
İslam dünyası modernitenin ortaya çıkışı esnasında, moderniteyi de var eden kozmik tesirden nasibini almıştır. Modernitenin (aslında modernitenin değil, moderniteyi de var eden iradenin) İslam dünyasına tesirinin, bugün bilinen manasıyla İslam beldelerinin modernleşmesinden çok evvel başladığını söylemek istiyorum. Hakikaten Avrupa’da modernite ne zaman sahneye çıktı denebilirse neredeyse aynı anda İslam dünyasında da bazı büyük tahavvüller meydana gelmiştir. En başta konargöçerlerin siyasî ağırlığı ile nüfusunun azalması ve -modern manada olmasa da- nispeten merkezî idarelerin İslam dünyasının büyük kısmında hâkim olmasıyla karşılaşırız. Elbette bu vaziyet pek çok hanedanın tarihten silinmesini de ifade etmektedir, yani aslında ikinci zümre mensuplarının umuma nispetindeki bir azalmaya işaret eder. İlaveten böylesi bir hâl İslam medeniyetinin her zaman belkemiğini teşkil etmiş olan şehirli nüfusun siyasî idare karşısında zayıf düşmesine sebep olmuştur. Şehirli elitin faaliyetleri zamanla bir nevi bürokrasinin murakabesi altına girmiştir. İslam dünyasında kadim saltanatın ortadan kaldırılması akabinde, eski siyasî merkezlere uzak memleketlerin elit zümre namına çok az müktesebata sahip görünmesi de bu büyük tahavvüllerin neticesidir.
Tabii ki bahsettiğimiz tüm bu tahavvüller İslam dünyasının sonraki alenî modernleşmesine kıyasla çok daha az tahrip edici olmuştur. Nitekim yakın denebilecek bir zamana kadar İslam beldeleri en mühim bazı An’anevî müesseseleri muhafaza edebilmişlerdir. Yine şunu sarahaten söyleyelim ki bütün sıkıntılarına rağmen bu tahavvüllerin vuku bulduğu devrenin siyasî zümresi An’anevî manada tamamıyla meşru bir yere istinat etmekteydi. Ne var ki bir noktada meşru siyasî kudret farkında olmadan kendi aleyhine işlemenin önüne geçemedi. Siyasî zümrenin mevcut mensupları siyasî zümrenin var olmadığı bir cemiyeti hayal dahi edemediklerinden, kendi kısa vadeli siyasî menfaatlerini bütün bir zümrenin varlığını ve meşruiyetini tehdit etmek pahasına muhafaza ettiler.
Nihayet İslam dünyasında hızlı bir demokratikleşme vuku buldu. Başta saltanat giderek zayıfladı, sonra sadece temsilî hâle getirildi. Akabinde silinip gitti. Kadim bir saltanata sahip coğrafyalarda saltanat bakiyesi kuvvetin de yardımıyla sistem öylesine değişti ki hanedan teşkil etme potansiyeline sahip ailelerin varlığı da ehemmiyetini yitirmiş oldu. Bu noktada monarşi ve saltanatın siyasî sahada saf dışı bırakılmasına pek de şaşırmıyoruz. Fakat gerçekten şaşılacak şey İslam dünyasında monarşi ve saltanat aleyhtarı tavrın az bir zaman içinde neredeyse hâkim hâle gelmesidir. Öyle ki bugün “İslam’da demokrasi yoktur.” İfadesinin arkasında duran grupların hiçbiri -demokrasinin tek gerçek alternatifi olduğu hâlde- bir saltanat fikrini kabul edemiyorlar.
Bugün Müslümanların kahir ekseriyeti için saltanat tamamen eskimiş bir şeydir ve demokrasi ile saltanat arasında mühim bir fark yoktur. Özcü din anlayışının her yere yayılmasıyla birlikte, fıkhî kaynaklarda kendine alenen yer açılmadığı düşünülen saltanatın din dışı/seküler bir mesele olduğuna ikna olunmuş gibidir. (Tabii seküler bir sahanın var olduğuna inanacak kadar profan zihinler de ancak özcülük marifetiyle inşa edilmiştir.) İslam dünyasında radikal olarak anılan modern hareketlerin hiçbirinin iddia ettikleri demokrasi aleyhtarlığına rağmen saltanat taraftarı olmamaları dikkate şayandır. Esasen İslamcı hareketlerin hiçbiri doğrudan saltanat taraftarı olmamıştır. Moderniteyle beraber yeniden inşa edilen hilafet namına monarşiye ikna olmuş görünen bazı tarihi geçmiş müelliflerden söz edebilirsek de en nihayetinde soya ve hanedana istinat eden An’anevî saltanat tasavvuruyla bunun bir alakası yoktur.
Biz burada saltanatı önümüzde duran bir siyasî ihtimal gibi ele almak niyetinde değiliz. Zaten demokrasiyi tüm kusurlardan ârî görenler her ne kadar aksine inanmak isteseler de İslam dünyasında müthiş bir demokratikleşme vuku bulduğunu düşünüyoruz. Biz bu metinde An’anevî bir noktainazarla İslam dünyasının avamlaşmasını ele almak istiyoruz. Bunun için kadim saltanatın mahiyeti üzerinde durmamız gerekiyor çünkü muasırlarımızın monarşi ve saltanat hakkındaki hatalı tasavvurları, atalarımızın yaşadığı dünyayı tahkir derecesine varmakta ve kadim insan için hayatî olan bazı konseptlerin anlaşılmasına mâni olmaktadır.
Evvela saltanatın aslında pek basit bir tartışma üzerinden anlaşılabileceğini söyleyelim. Bu tartışma “yasama, yürütme ve yargı” üçlüsünün mutlak surette birbirinden ayrılması gerekip gerekmediği tartışmasıdır. Modern demokratik devletlerde teorik olarak var olan bu ayrılığın pratikte mümkün olup olmadığı bugün modern bir zeminde de tartışılmakta değil midir? Siyasetin tahmin edemediğimiz tabiatının teorilerimize galip gelme ihtimâlini hafife almak -tartışmanın neresinde durursak duralım- akıllıca değildir. Öyle ki monarşi kelimesinin etimolojik manasını esas alarak onu hanedan ve soydan tecrit edersek demokrasinin mutlaka bir monarşiye döneceğini iddia edebiliriz. İster “fazla” güçlendiği iddia edilen bir liderden, ister ekonomik gücünü gizlice siyasî güce dönüştürmüş bir tacirden bahsedilsin; siyasî kudretin tabiatında rakipsiz kalma arzusu olduğu kolayca inkâr edilebilir mi? Bu bakımdan kadim saltanatın anlaşılmasına mâni olacak şeyin aslında “monarşi” değil de hanedan ve soy olduğunu söyleyebiliriz.
Kadim soy tasavvurunun neye dayandığını başka bir yerde izah etmiştik.¹ Babanın sembolik mevkii soy tasavvurunun merkezinde yer alır. Modern insan ise varlığın dışında olduğunu zannettiği benliğini her türlü aidiyetten tecrit etme temayülündedir. Bu sebeple benlikle evvelemirde çatışan ailevî bir aidiyetin modern noktainazarla sahiplenmesi imkânsızdır. Niceliğin hükümranlığında doğuştan gelen hususiyetlerin kişiyi talihli ya da talihsiz kılması (sanki zahirî irade talihe bağlı değilmiş gibi) en büyük bir suç sayılır.
Soyun ve cemiyetin kadim biçimine dâhil olan (geniş manasıyla) ailenin merkezî bir rol oynadığı fıtrî cemiyetlerde elbette mülkiyet tasavvuru da ailevî bağlarla doğrudan alakalıdır. Nitekim insan soy münasebetiyle varlığının kendi şahsiyetini temsil eden bir cüzünü sembolik olarak ölümden sonrasına aktarmış gibi olur. Yani bugün de varlığını bir şekilde devam ettiren miras müessesesi mülkün aslî bir unsurudur. Saltanat da bir mülktür, monarşi tabirinde tazammun edilen siyasî kudret bu mülke sahip olmayı ve onda tasarrufta bulunma kabiliyetini ifade eder. Mirasın soy bağı ile nakli bugün dahi nasıl meşru ve makul görülüyorsa saltanattaki nakil de meşru görülmüştür.
Saltanatın ifade ettiği mülk (bilhassa modern devletin fizikî idare ve müdahale imkânlarının yokluğunda) diğer hususî mülkleri de içine alır. Elbette bu reayayı hükümdar karşısında meta mesabesine indirmez. Hakikî hiçbir hukuk sisteminde herhangi bir kişi kendi mülkiyetindeki şeyleri telef etme hakkına nasıl sahip değilse saltanat sahibinin de reaya üstünde mutlak bir tasarrufu bulunmaz. Ancak her hâlükârda saltanatın ifade ettiği mülk hukuktaki şahsî mülkten kategorik olarak ayrılır. Modern İslam özcülerinin fıkıh sahasında hanedanların meşruiyetine dair bir şey bulamama bahanesiyle kadim saltanatın meşruiyetine karşı çıkmaları da bu farkı anlamamaktan neşet eder. Bir hanedana mensup olmak siyasî mülkün sahibi olmak için kâfidir ve bu meşruiyeti An’anedeki konseptin kendisi hükümdara bahşeder. Fıkıh nasıl An’anenin bir cephesi ise siyaset de bir cephesidir. Siyasî An’ane siyasetin kaidelerini (töre de denebilir) siyasî zümreye hazır olarak sunar.
Yine soylular ve idareciler zümresinin varlığının da saltanat için en temel unsurlardan olduğunu bilmek gerekir. Öyle ki bu zümrenin tesiri tarihte ne zaman hafiflemişse şartlar saltanatın aleyhine dönmüş, pek çok hanedan bu yüzden çökmüştür. Modernler saltanatla tiranlığı birbirine karıştırıyorlarsa bunun esas sebebi mezkûr zümrenin rolünü anlamamalarıdır. Büyük monarşist mütefekkir Louis De Bonald demokrasi ve tiranlığın birbiriyle hemen hemen aynı oluşunu, her ikisinde de soylulara düşmanlığın merkezde bulunmasıyla izah eder. Siyasî zümrenin diğer mensuplarına kasteden bir hükümdar aslında töreye de kastetmiş olacağından meşruiyetini ve hâkimiyetini mümkün kılacak şartları ortadan kaldıracak bir gayret içine girer. Meşru hükümdarın tasarrufu suyun bir ağacın gövdesinden dallarına ve oradan yapraklarının en ince damarlarına nüfuzu gibi merhale merhale işlemelidir. Nitekim cemiyetin her uzvu kendi elitine sahiptir ve siyaset her seviyedeki elitin bir alttaki elit üstündeki doğru tahakkümüyle yürür. Kendine en yakın elit zümreyi ortadan kaldıran bir hükümdar cemiyetteki tüm zümrelerin çözülmesine ve insanlar arasındaki keyfiyet farkının görmezden gelinmesine sebep olur. Neticede fazlasıyla demokratik bir cemiyet ortaya çıkar ve her insan ancak bir nicelikten ibaret addedilir. Demokrasilerde ise nicelik hâlihazırda tek meşruiyet membaıdır ve kâfi miktarda niceliği arkasına alabilen bir idareci eğer siyasette hüner sahibiyse “haklı” olarak tüm rakiplerini eleme temayülü gösterir. Bunu başardığı takdirde tıpkı tüm siyasî eliti yok etmiş bir hükümdar gibi kendisine asaleti ve umdeleri hatırlatacak kimseyi bulamaz.
Saltanatın fıkıh ve itikat gibi sahalarda hiçbir karşılığı olmadığını iddia etmek de aslında imkânsızdır fakat bu son derece tâlî bir iştir ve bu metnin sahasının dışındadır. Saltanatın “İslamî” bir meşruiyeti olup olmadığını soruşturmak ise hiç akıllıca değildir. Böyle bir tetkike kalkışanların vasıta yahut mihenk kabul ettikleri ilmî disiplinlerin hepsinin kadim saltanat nizamında varlık kazanması ve bu disiplinlerden neşet eden ameliyelerin ancak saltanat nizamında tamamıyla tatbik edilmiş olması bunu ispata kâfidir. Öyle ki saltanatın âlimler tarafından doğrudan hedef alınması ilmî An’ane içerisinde asla kayda değer bir şekilde dile getirilmemiştir. Esasen moderniteye dek İslam tarihinde saltanatın olmadığı bir devre yoktur, bunun tek istisnası olan Asrısaadet ve Hulefâ-i Râşidîn devri zaten siyasî zümrenin iktidarına işaret etmez. İslam An’anesinde bu devre manevî zümrenin siyasî zümreden ayrılmadığı bir hâle işaret eder ki başka An’aneler de böyle devrelerin geçmişteki varlığını haber vermektedir.
Hilafetin bir parçası olan saltanatın her sahadaki tesiri dikkate alınmalıdır. İslam An’anesinin diğer unsurları saltanat olmadan düşünülemez. Zaten An’ane bir bütün olduğundan en ehemmiyetsiz gözüken unsurun bile hayatî bir mevkii mevcut olabilir. En başta hakikî saltanatın para ve maddî imkânlar üzerinde mutlak tasarrufu da tazammun ettiğini, bu sebeple -ilmî olanları da dahil- her türlü insan eserinin meydana getirilmesinde hayatî bir rol oynadığını hatırlamak gerekir. En “yüksek” hüner tarih boyunca saltanat vasıtasıyla ortaya konmuştur. Doğrudan maddî bir destek görmeyen eserler dahi bu eşsiz numuneleri merkeze almıştır. Öyle ki “şâhânelik” yani saltanat sahiplerine layık olmak doğrudan bir eserin keyfiyetini ifade eder hâle gelmiştir. Hatta manevî zümrenin bazı ıstılahları da zahirde saltanat ıstılahlarından (taç, makam, kulluk vs.) alınmadır çünkü görünür âlemde tasavvur edilebilecek en yüksek rütbeyi ancak bu unsurlar ifade eder.² Tabii paradan bahsettiğimizde doğrudan süflî bir meseleden bahsettiğimizi düşünenler saltanatın ilim ve sanatla münasebetini de alelade bir “finanse etme” yahut teşvik zannedeceklerdir. Hâlbuki moderniteye kadar para maneviyatın bir nevi muhafazası altındaydı, eski paralar üstündeki An’anevî semboller de bunu ispat eder.³ Üstelik sadece, siyasî zümrenin üçüncü zümre mensubu olan tacirler üzerindeki mutlak hâkimiyeti bile paranın kadim cemiyetlerde her şeyin merkezinde olmadığını gösterir. Nitekim burjuvanın finanse ettiği sanat ve ilim asla saltanatın himaye ettiği sanat ve ilim gibi manevî bir hüviyete sahip olamamıştır.
Yine herhangi bir kişinin zahirî sahada karşılaşabileceği en yüce makam ancak meşru bir hükümdara ait olduğundan insanın yücelik tasavvuru cihetinden de saltanat hayatîdir. Elbette bunu söylerken -modernler gibi- cemiyetin, rastgele bir araya gelmiş insanları ve bu yığının tesadüfen ortaya çıkmış müesseselerini ifade ettiğini kabulle söylemiyorum. Cemiyetin, “ilk ortaya çıkışı” içine doğduğumuz zamanın vasıtalarıyla idrak edilemeyecek kadim bir biçimi vardır. Hiyerarşi ve zümreler bu biçime dahildir, tıpkı tabiattaki herhangi bir şeyin biçimini teşkil eden unsurların bu biçime dahil oluşu gibi. Cemiyetin kendi biçimi içinde yüceliğinin zahirî imkânlarla anlaşılmasının mümkün bulunduğu taife ise hükümdarlardır. Bu sebeple insan herhangi bir şeyi hem yücelikle vasıflandırırken hem de yüceliğin mahiyetini kavramaya çalışırken hükümdarlardan istifade etmeye mecburdur. Tabiattaki başka şeyler dahi bu işe yarayabilirse de insan (beşer değil fakat) insan olmaklığı bakımından tabiattaki diğer şeylerden yüce olduğu için görünür sahada daha iyi bir numune yoktur. Velhâsıl “Âlemlerin Sultanı” gibi bir ifadenin anlaşılmayacak hâle gelişi basit bir kayıp değil bütün bir zihniyetin sarsılması, kadim yücelik tasavvurunun yitirilmesidir. Asil bir hükümdarı, aklını yeterince kullanamayan kimselerce güç sahibi olmasına sessiz kalındığı için makamını koruyan bir zorba zannedenler Tanrıyı da bazıları ona inandığı için var olan biri zannedeceklerdir.
Artık İslam dünyasının avamlaşması meselesine dönebiliriz. Yalnız saltanatın tasfiyesinin sebep olduğu zihnî tahribat da kâfi miktarda olmakla beraber İslam dünyasında asıl avamlaşmanın modern şehirlerle birlikte tahakkuk ettiğini söylemek mümkündür. Neticede modern metropoller kurulmasaydı şehirlerdeki pek az insanın saltanatı hâlâ dinî kimliğin ayrılmaz bir parçası gibi görmesi muhtemeldi. Fakat dünyanın tamamına tesir eden şartlar sebebiyle tahrip olmuş Müslüman köylerinden modern şehirlere göç eden yığınlar için saltanat tabii ki bu kadar manalı olmayabilir. Bugün İslam’da hiyerarşi, soyluluk ve saltanat olmadığını söyleyenlerin ekseriyetle asilzade olmadıklarını tahmin etmek zor değildir.
Avamlaşmayı tabiatı gereği yalnızca kemiyet cihetinden takaddüm etmiş avamın diğer sahalarda söz sahibi olması şeklinde tarif edebiliriz. Alt zümrelere mensup olmanın hiçbir ayıplanacak tarafı yoktur. Cemiyette her şey yerli yerinde olduğu müddetçe herhangi bir mevki meşru ve makbuldür. Fakat herkesin tabiatı farklıdır ve meyiller bayağılaştıkça onlara sahip olan kişi sayısı da artar. Bundan ötürü fıtrî bir cemiyette aşağı zümrelerin hiyerarşide yukarıda yer alan sahalara tecavüzünü menedecek mekanizmalar bulunur. Her “sanat” (Kelimeyi kadim manasıyla kullanıyorum.) kendine has bir elit zümrenin uhdesindedir ve sanatlar arasında da bir hiyerarşi vardır. Hükümdarın sanatını hükümdar, kuyumcunun sanatını kuyumcu icra edebilir. (Tabii ancak bir hükümdar ve fakat daha fazla kuyumcu vardır.)
Modernleşmeyle beraber başta ikinci ve üçüncü zümreler manevî zümrenin sahasına hâkim olmaya kalkmıştır. Elbette böyle bir şey mümkün değildir fakat bu hadsizliğin neticesi maneviyatın tezahür sahasının hakikî maneviyattan kopması ve manevî zümrenin görünür sahalardan çekilmesi olmuştur. Daha sonra dördüncü zümrenin “iktidarı” başlamıştır. İslam dünyasının avamlaşması tüm bu sırayı takiben meydana gelmiş, son merhalede ise avamlaşmanın yanında bir avamcılaşma ortaya çıkarak An’anevî tasavvurların yerini almıştır. Herkesin din ve maneviyat adına konuşma salahiyeti bir kere var sayıldı mı nüfusun ekseriyetini teşkil eden ve gitgide artan dördüncü zümre için dinde yahut An’anede hiyerarşi aleyhtarı ve demokratik fikirleri destekleyen “deliller” bulmak işten bile değildir. Niceliğin hükümranlığına giden bu yolda herhangi bir şeyin kıymeti, bulduğu taraftar adediyle ölçüldüğünden artık fikirlerin mahiyetini tartacak bir terazi de kalmamıştır. Nihayetinde resm ü ayin sahibi bir dervişin, soylu bir hükümdarın, yiğit bir kılıç ustasının, usta bir saray şairinin yani asaleti hatırlatan her şeyin aleyhine dönülmüş ve dönülmektedir.
Kendi lehine ve aleyhine olanları tabiatı gereği anlayamayacak olan kalabalık yığınlar bunu anlayabilecek kimselerin adına da karar vermeye başlamışlardır. An’anevî unsurların hangisinin dikkate değer olup olmadığına bugün avam karar vermektedir. Kadim eserler üzerinde her türlü tahribatın kemiyete dayanılarak yapılabilmesi bunu gösterir. Yine kimin konuşmaya ehil olduğunu, kimin fikirlerinin kayda değer olduğunu da nicelik tayin ettiği için muhafaza edilmiş An’anevî eserleri doğru idrak etmeyi sağlayacak kişiler de bir bir sahneden silinmektedirler.
Tamamıyla modern ve profan tasavvurların din kisvesine bürünebildiği bir İslam dünyasında bulunduğumuzu anlamamız gerekiyor. “Niceliğin Hükümranlığı” karşısında bir irâde göstermek ancak An’anevî zihniyete mensup kişilerin işidir. Bu mensubiyet ise şartların vehametini görmezden gelmeyerek elde edilebilir. İslam Dünyası tarihte hiç olmadığı kadar büyük bir avamlaşma ve avamcılaşmanın içine düşmüştür. Gerekli irade vücuda gelmediği takdirde An’anevî biçimlerin insanlar nezdinde tamamen anlaşılmaz kalacağı muhakkaktır.
¹ Bkz. “Pederşâhî ve Şâhî” Sağduyu Dergisi 2. Sayı
² Tabii ki hiçbir şekilde manevî zümrenin siyasî zümreye muhtaç yahut medyun olduğu söylenemez. Daima tam tersi mevcuttur. Manevî zümrenin zahirî sahayla münasebeti ancak bir “tenezzül” münasebetidir.
³ Bkz. René Guénon, Niceliğin Egemenliği ve Çağın Alâmetleri (tercüme eden: Mahmut Kanık), “Paranın Yozlaşması” Sayfa 141, İnsan Yayınları.