Hasan Kocabaş
Sayı 05
31 Mayıs 2026
Bugünün dünyasında -ikinci ya da üçüncü bir ekonomik yol tahayyül etmenin giderek zorlaştığı düşünüldüğünde- iktisadî kavramların yalnızca mevcut düzenin doğal ve değiştirilemez parçaları olarak algılanması şaşırtıcı değildir. Ticaretin, ithalatın, ihracatın ve nihayetinde dolaşım hâlindeki sermayenin tek bir küresel sistem üzerinden anlam kazandığına inanan toplumlar, alternatif bir ekonomik modelin işlerlik kazanabileceği fikrine çoğu zaman mesafeli yaklaşmaktadır. Bu durum yalnızca ekonomik bir tercih değildir, aynı zamanda modern dünyanın düşünsel sınırlarını belirleyen bir kabule de dönüşmüştür.
Özellikle son birkaç yüzyılda küresel piyasaların yerel ekonomik yapıları belirgin biçimde şekillendirmesiyle birlikte, ekonomik faaliyetlerin merkezine neredeyse bütünüyle para ve sermaye yerleşmiştir. Üretim biçimlerinden tüketim alışkanlıklarına, emek ilişkilerinden devlet politikalarına kadar geniş bir alanı finansal hareketliliğin ihtiyaçlarına göre yeniden tanımlanmıştır. Böyle bir düzende toplumsal dayanışma, kültürel değerler ya da etik ilkeler gibi para dışındaki unsurların aktif ekonomik yaşam içerisinde ikincil hatta önemsiz görülmesi olağan hâle gelmiştir. Ekonomik başarının çoğu zaman yalnızca büyüme oranları, piyasa değeri veya sermaye akışı üzerinden ölçülmesi de bu yaklaşımın en görünür sonuçlarından biridir. “Ancak başarının ölçütü başka nasıl belirlenebilir?” diye soranlar elbette olacaktır. Esasında burada vurgulanan nokta nicel verilerin ya da ölçülebilir göstergelerin bütünüyle değersiz olduğu değildir. Aksine mesele bu göstergelerin tek başına yeterli kabul edilmesi ve bunun çoğu zaman sorgulanmamasıdır. Çünkü her analiz bakış açısına ve merkeze alınan değişkenlere göre farklı sonuçlar üretebilir. Buna rağmen, genel kabul görmüş ekonomik metriklerin tarafsız ve mutlak ölçütler olduğu düşüncesi oldukça yaygındır. Oysa bu metrikler de belirli ön kabullerin ve önceliklerin ürünüdür.
Örneğin yalnızca kârlılık oranlarının veya gelir-gider dengelerinin esas alındığı bir kurumda çalışan bağlılığına, kurumsal aidiyete ya da verimliliği artıracak insani faktörlere ilişkin stratejilerin geri planda bırakılması mümkündür. Hâlbuki çalışan motivasyonu ve aidiyet hissi doğrudan finansal performansı etkileyebilecek unsurlar arasında yer alır. Ancak kısa vadeli mali göstergeler dışında kalan bu alanlar çoğu zaman ölçülmesi zor olduğu için yeterince önemsenmez. Çünkü bu şirketler ve yöneticiler için yeterince önemli göstergeler değillerdir.
Benzer şekilde, temsil gücünü kaybettiğini hisseden bir meslek grubunun zamanla sistem içerisindeki etkisini ve karar alma kapasitesini yitirmesi de dikkat çekici bir örnektir. Ekonomik sistem içerisinde görünürde varlığını sürdürse bile söz hakkı zayıflayan ve kendisini ifade edemeyen toplulukların üretkenlikten, yenilik kapasitesinden ve kolektif etkiden giderek uzaklaştığı gözlemlenebilir. Dolayısıyla ekonomik etkinin yalnızca finansal çıktılar üzerinden okunması toplumsal yapının daha derin ve uzun vadeli dönüşümlerini gözden kaçırma riskini beraberinde getirir.
Peki yazımızın başlığında neden “üçüncü yol” ifadesini kullandık? Yazının başından itibaren verdiğim açıklamalar daha çok kapitalizmin dünya üzerindeki tahakkümü ve sistem dışı herhangi bir yolun düşünülememesi üzerindeydi. Günümüzde kapitalizm yalnızca ekonomik bir sistem olarak değil, aynı zamanda alternatifsiz bir düzen olarak da sunuluyor. Bu nedenle mevcut sistem dışında farklı bir iktisadî modelin tartışılması çoğu zaman gerçek dışı ya da uygulanamaz bir düşünce olarak değerlendiriliyor. “Üçüncü yol” ifadesi ise tam olarak bu noktada ortaya çıkıyor. Sosyalist ve kapitalist görüşlerin dışında konumlanan alternatif bir yaklaşımın varlığına işaret ediyor. Bu alternatifin ismi de Korporatizm.
Alternatifinin olmadığı düşünülen bir sistemde alternatif bir iktisadî rejimin kurulmasını nasıl hayal etmek gerekir diye sorulabilir. Bu soruya da bir takım sistematik açıklamalar getirmek mümkün. Bir ideolojinin kurulması, yayılması ve toplum içerisinde yaygın bir görüş haline gelmesi birçok farklı etkene bağlı. Ekonomik krizler, toplumsal dönüşümler, siyasal istikrarsızlıklar ve tarihsel kırılmalar bu süreçte önemli rol oynayabilir. Ancak özellikle toplumsal olaylar ve tarihsel gelişim süreçleri, bir ideolojinin hangi koşullar altında güç kazandığını anlamak açısından önemli bir unsur oluşturur. Çünkü toplum içerisinde ortaya çıkan ekonomik ve sosyal memnuniyetsizlikler zamanla farklı arayışların ve alternatif düşüncelerin oluşmasına zemin hazırlamaktadır
Hâlihazırda kapitalist ve zaman zaman da anarko-kapitalist özellikler gösteren Türkiye piyasalarında çalışan tabanda da böyle bir talebin oluşmaya başladığını görmek mümkün. Özellikle ekonomik güvencesizlik, çalışma hayatındaki temsil sorunları ve piyasanın birey üzerindeki baskısının artması mevcut düzene yönelik sorgulamaların artmasına yol açıyor. Bu durum alternatif iktisadî modellerin yalnızca pratikten kopuk teorik tartışmalar olarak değil, aynı zamanda toplumsal bir ihtiyaç çerçevesinde de yeniden gündeme gelebileceğini göstermektedir.
Sonuç olarak üçüncü yolu aramak mevcut düzeni yumuşatmaya dönük teknik bir tercih değil, hayatın sermaye tarafından belirlenmesine yönelik açık bir itirazdır. Bugün ekonomik düzen, insanı merkeze alan bir yapı olmaktan çıkmış, kârı ve birikimi esas alan kapitalist mantığın mutlaklığına teslim edilmiştir. Zira mevcut sistemin tüm girdileri ve çıktıları tek bir kapitalist mantığın doğal ve değişmez sonucu değildir; aksine belirli tarihsel, toplumsal ve siyasal koşulların bir araya gelmesiyle şekillenmiş farklı kapitalist örüntülerden söz etmek mümkündür. Kapitalist sistemin farklı ülkelerde farklı şiddette eşitsizlikler oluşturabilmesinin sebeplerinden biri de budur. Bu nedenle kapitalizmin alternatifsiz olduğu yönündeki yaygın kanaat çoğu zaman kapitalizmin gerçekten tek mümkün yol olmasından değil, başka ihtimallerin hem yeterince tartışılmamasından hem de yeterince bilinmemesinden kaynaklanmaktadır.