Cihan Yılmaz Acuner
Sayı 05
31 Mayıs 2026
Daha önceki yazılarımda da bahsettiğim üzere Osmanlı siyasî tarihi uzun yıllar boyunca merkezî otoritenin kuvvetlenmesi, devletin tek elde toplanması ve sultanın mutlak hâkimiyetinin tahkimi üzerinden okunmuştur. Bu anlatıda merkezîleşme fenomeni düzenin, dağınık güç odakları ise çoğu zaman kaosun ve geriliğin sembolü olarak değerlendirilmiştir. Ancak Osmanlı tarihine dair son dönem çalışmaları, meselenin bundan çok daha karmaşık olduğunu göstermektedir. Özellikle yeniçeriler, ulema, loncalar ve ayanlar gibi çeşitli ara yapılar yalnızca “devleti zayıflatan unsurlar” değil aynı zamanda merkezi sınırlayan, dengeleyen ve toplumun farklı kesimlerinin siyasî alana müdahil olmasını mümkün kılan yapılar olarak da değerlendirilebilir ve değerlendirilmesi gerekir.
Daha önceki yazılarımızda yeniçerilerin yalnızca askerî bir sınıf olmadığını şehirle bütünleşen, ekonomik faaliyetlere eklemlenen ve toplumsal meşruiyet üreten bir aktöre dönüştüğünü tartışmıştık . Yeniçeriler bu yönüyle yalnızca sarayın emrinde bulunan paralı askerî kuvvet değil aynı zamanda şehir toplumunun siyasî reflekslerini merkeze taşıyan bir ara mekanizma işlevi görmekteydi. Bu sebeple Osmanlı’daki isyan tecrübesini yalnızca askerî kalkışmalar olarak okumak eksik kalmaktadır. Zira bu hareketler çoğu zaman iktidarın yeniden müzakere edildiği, meşruiyet sınırlarının yeniden çizildiği kolektif müdahaleler niteliği taşımıştır.
Bu yazımda ise konuyu biraz daha farklı bir açıdan değerlendirerek, Osmanlılarda kamuoyu ya da bu yazıda karşımıza çıkacağı şekliyle irade-i ümmet kavramı üzerinden incelemeye çalışacağım. Nitekim Namık Kemal’in meşveret mektuplarında yaptığı bir tespit bu yazının odak noktası olarak son derece dikkat çekicidir. Namık Kemal, meşrutiyet ve meclis fikrinin Avrupa’dan ithal edilmiş yabancı bir unsur olmadığını savunurken şu ifadeyi kullanır:
“Devlet-i Aliyye ta Yeniçeriler kalkıncaya kadar yine irade-i ümmet ve binaenaleyh bir nev usûl-i meşveretle idare olunuyordu. Mebusâna vereceği hakk-ı nezareti ahali bi’n-nefs kendi icra ederdi. Her kışla bayağı bir silahlı Meclis-i Şura-yı Ümmet hükmünde idi.”
Bu pasaj oldukça önemlidir. Çünkü Namık Kemal burada Osmanlı’daki siyasî düzeni merkezî bürokrasi üzerinden okumak yerine yeniçerileri toplumun siyasî iradesini taşıyan ve devlet üzerinde bir “nezaret hakkı” kullanan aktörler olarak değerlendirmektedir. Buradaki mesele tabii ki de modern anlamda bir demokrasi değildir. Ancak toplumun farklı kesimlerinin doğrudan yahut dolaylı biçimde siyasî karar alma süreçlerine müdahil olabilmesi iktidarın mutlaklaşmasını sınırlayan fiilî bir denge düzenine işaret etmektedir.
Namık Kemal’in kullandığı “irade-i ümmet” ifadesine de ayrıca değinmek ve bunu daha fazla irdelemek istiyorum. Burada ümmet kavramı yalnızca dinî bir topluluk olarak değil padişahın doğrudan siyasî meşruiyetinin kaynağı olan kolektif bir varlık olarak düşünülmektedir. Eğer bu meşruiyet kaybedilirse hanedan içerisinden başka birisinin tahta çıkarılması kaçınılmaz olacaktır. Bu kavramın anlaşılması bilhassa Osmanlı siyasî tarihyazımı için önemlidir ve daha önceki yazılarda bu kavramı destekleyici nitelikte olan “cumhur” kavramından bahsetmiştim. Dolayısıyla yeniçerilerin varlığı bu kolektif iradenin fiilî taşıyıcısı hâline gelmiştir ve Namık Kemal’in anlatısında yeniçeriler yalnızca askerî bir sınıf olarak değil tüm şehrin nabzını tutan kamuoyunun kurumsal bir biçimi olarak vücut bulmuştur.
Elbette Namık Kemal bu yapıyı bütünüyle idealize etmez. Aynı metinde yeniçerilerin zaman zaman “hadd-i nezareti tecavüz” ettiğini, mazlumiyet adına zalim hâline geldiklerini de söyler. Ancak buna rağmen asıl dikkat çekici olan nokta, yeniçerilerin tasfiyesiyle birlikte yalnızca bir askerî sınıfın değil toplumun siyasî denetim kapasitesinin de ortadan kalktığını düşünmesidir ve bu düşüncenin 1870li yıllarda var olduğunu göz önünde bulundurduğumuzda çok kıymetlidir. Nitekim Kemal şöyle devam eder:
“Bu keşâkeş birkaç yüz seneler devleti harap ettikten sonra nihayet irade-i ümmet arada mahvoldu gitti.”
Burada “mahvolup giden” şey yalnızca yeniçeri teşkilatı değildir. Ortadan kalkan şey devlet ile toplum arasındaki müzakere alanıdır. Vak’a-i Hayriye bu yönüyle yalnızca askerî bir reform değil aynı zamanda Osmanlı’daki ara kurumsal yapıların büyük ölçüde tasfiye edildiği yeni bir merkezîleşme hamlesidir. Dolayısıyla devlet merkezîleşirken toplumun siyasî müdahale kapasitesi de ciddi biçimde daralmıştır.
Murat R. Şiviloğlu’nun The Emergence of Public Opinion adlı çalışması tam da bu noktada önem kazanmaktadır. Şiviloğlu, 19. yüzyıl Osmanlı siyasetinin giderek “kamuoyu” kavramı etrafında şekillendiğini ve özellikle 1860’lardan itibaren kamuoyunun siyasî bir güç hâline geldiğini ifade eder. Ona göre 19. yüzyıl Osmanlı siyaseti kamuoyuna yapılan göndermelerle doludur ve 1860’lardan itibaren giderek daha fazla mesele “kamuoyu kürsüsüne” taşınmaya başlanmıştır.
Ancak burada Namık Kemal ve Şiviloğlu’nun argümanlarını birleştirmemiz gerekmektedir. Bu birleştirmeden çıkarılabilecek temel sonuç, Osmanlı’da kamuoyunun Tanzimat bürokrasisinin doğal bir ürünü olarak ortaya çıkmadığıdır. Aksine Vak’a-i Hayriye sonrasında ortadan kaldırılan siyasî müzakere alanı yaklaşık otuz-kırk yıl boyunca ciddi biçimde zayıflamıştır. Ancak matbuatın, gazetelerin ve tercüme faaliyetlerinin yeniden canlanmasıyla birlikte Yeni Osmanlıların da yükselişi sayesinde bu alanın yeniden inşa edilmeye başlandığı görülmektedir.
Görüldüğü üzere 1860’lar yalnızca gazeteciliğin geliştiği yıllar değildir. Aynı zamanda Osmanlı toplumunun yeniden siyasî özne hâline gelmeye başladığı bir dönemdir. Kahvehaneler, gazeteler, vapurlar ve gündelik tartışma alanları yeni bir “efkâr-ı umumiye” üretmeye başlamıştır. Özellikle Namık Kemal gibi figürler yalnızca gazeteci değil kamuoyunun sözcüsü ve yönlendiricisi hâline gelmişlerdir.
Aslında burada tarihsel olarak ilginç bir süreklilik vardır. Yeniçeriler döneminde kamuoyu daha çok fiilî güç üzerinden ortaya çıkarken 1860’lardan sonra bu güç giderek matbuat ve entelektüel alan üzerinden yeniden üretilmiştir. Bir başka ifadeyle Osmanlı’daki kamuoyu askerî-korporatif biçimden çıkıp kolektif entelektüel-matbu bir karakter kazanmaya başlamıştır.
Bu dönüşümün en somut sonuçlarından biri ise Sultan Abdülaziz’in tahttan indirilmesi sürecinde görülebilir. Çünkü Abdülaziz’in hal‘i yalnızca bürokratik bir saray darbesi değildir. Bu süreçte gazeteler, Yeni Osmanlılar, bürokratik klikler, askerî unsurlar ve kamuoyunu şekillendiren çeşitli aktörler birlikte hareket etmişlerdir. Artık Osmanlı’da sarayın yanında bir de toplum adına konuştuğunu iddia eden yeni bir siyasî alan oluşmaktadır.
Bu nedenle Osmanlı modernleşmesini yalnızca “devletin modernleşmesi” olarak okumak eksik kalmaktadır. Aynı zamanda kamuoyunun yeniden icadı söz konusudur. Üstelik bu kamuoyu tamamen Batılı bir ithal unsur da değildir. Namık Kemal’in yeniçeriler üzerinden kurduğu tarihsel anlatı tam da bunu göstermektedir. Ona göre meşveret, nezaret ve ümmet iradesi Osmanlı siyasal geleneğinin tamamen dışında değildir aksine belirli biçimlerde zaten mevcuttur. Dolayısıyla Namık Kemal’in “irade-i ümmet” vurgusu yalnızca nostaljik bir tarih okuması değil, aynı zamanda Osmanlı’da kamuoyunun tarihsel sürekliliğine dair güçlü bir iddiadır.
Sonuç yerine geçmişten bugüne bakarak söyleyebileceğimiz bazı sözlerin var olduğunu düşünüyorum. Tarihe dönüp bakıldığında mesele yalnızca Osmanlı’daki yeniçerilerin yahut ayanların tarihsel rolü değildir. Asıl mesele toplum ile devlet arasındaki ara yapıların tasfiyesinin siyasî alanı nasıl kırılganlaştırdığıdır. Modern devlet çoğu zaman toplumu doğrudan bireyler ve merkezî bürokrasi arasında sıkışmış atomize bir yapıya dönüştürmüştür. Loncaların, cemaatlerin, yerel güç odaklarının, vakıfların ve çeşitli kurumsal denge unsurlarının zayıflamasıyla birlikte toplumun kendi adına konuşabilme kapasitesi de aşınmıştır. Bu itibarla korporatif yapılar yalnızca geçmişe ait arkaik kurumlar değil devlet ile toplum arasındaki müzakereyi mümkün kılan tarihsel denge mekanizmaları olarak da değerlendirilebilir. Belki de modern siyasetin temel krizlerinden biri tam olarak burada ortaya çıkmaktadır. Toplumun bütün organik ara yapılarının çözülmesiyle birlikte birey, merkezî devlet ve piyasa karşısında giderek daha yalnız ve etkisiz hâle gelmiştir. Osmanlı tecrübesi ise -tüm kusurlarına rağmen- siyasî istikrarın yalnızca merkezî otoritenin kuvvetiyle değil farklı toplumsal unsurların iktidarı sınırlayabildiği ve ona müdahil olabildiği çok katmanlı bir denge düzeniyle de ilişkili olduğunu göstermektedir.