“Dost, düşman ve mücadele kavramları hakikî anlamlarını fiziksel öldürmeye dair gerçek olasılıkla kazanır. Savaş düşmanlığın en uç noktada somutlaşmış hâlidir. Savaşın gündelik, normal bir şey olması, ideal ya da istenen bir durum olarak algılanması gerekmez. Ancak düşman kavramının bir anlamı olduğu sürece savaş da gerçek bir olasılık olarak varlığını sürdürecektir.”
Carl Schmitt
Modernite pek çok sahada olduğu gibi savaş sahasında da köklü değişikliklere yol açtı. Napolyon savaşlarının yarattığı kırılmalara şahit olan Prusyalı General Clausewitz’in Savaş Üzerine’de yazdıkları savaşın değişen doğasını çözümlemek açısından bir milat niteliğindeydi. Clausewitz’in haleflerinden Osmanlı ordusunu modernize etmekle muvazzaf Colmar von der Goltz Paşa’nın muharip ve gayrimuharip arasındaki ayrımının silikleştiği bir dünyada topyekûn savaşı teorize ettiği Millet-i Müselleha adlı eseri de böyle bir gayenin ürünüydü. Clausewitz’in 20. yy.daki takipçileri arasında ise Carl Schmitt hem savaş teorisini kendi siyaset teorisiyle mezcetmesi hem de insanlık tarihinin en kanlı iki büyük savaşına şahit olması bakımından ayrı bir yere sahiptir. Bu yazının temel hedefi yukarıda zikredilen üç ismin ortaya koydukları kavramsal çerçeve ekseninde -aynılıkları ve gayrılıkları da dikkate alarak- modern savaşın An’anevî savaştan hangi açılardan farklılaştığını ortaya koymaktır.
Clausewitz’in savaş teorisinde üç unsurlu bir yapı karşımıza çıkar. Bu üç unsurdan ilki olan halk düşmana karşı açığa çıkan saf bir şiddet ve nefret hissinin kaynağıdır. İkinci unsur olan ordu savaş meydanında karşılaşılan belirsizliklere (Kriegsnebel) karşı taktik becerilerle mücadele eden askerî unsuru ifade eder. Üçüncü ve esas belirleyici unsur olan siyaset ise kendinde içsel bir gayeye sahip olmayan savaşı bir hedefe matuf hâle getirir. Bu bakımdan hükümetler bir üst akıl işlevini haiz olup savaşın hem gerekçesi hem de dizginleyicisi konumundadır. Savaş ise “siyasetin başka araçlarla devamıdır.”
Clausewitz savaşı genişletilmiş bir düelloya teşbih eder. Schmitt’in dost, düşman ve mücadele kavramlarına dair hakikî anlamın “fiziksel öldürmeye dair gerçek olasılıkta” açığa çıktığını söylemesi de bu düello teşbihinden ileri gelir. Bu olasılık belirlenmiş bir yer ve zamanda iki ordunun görünürlük temelinde karşı karşıya gelmesini ifade eder. Clausewitz düello teşbihinin ardından savaşın ereksel nedenini ortaya koyar: “O hâlde savaş düşman iradesini kendi irademize boyun eğdirmek için kuvvet kullanma eylemidir.” Bu noktada gündeme gelen mühim kavramsallaştırma ise “mutlak savaş” ve “gerçek savaş” arasında yapılan tefrikte ortaya çıkar. Tarihî ve siyasî bağlamı dikkate almaksızın savaşı salt teorik açıdan incelediğimizde simetrik olarak konumlandırılmış iki ordunun galip gelmek için kuvvetlerini aşırı bir biçimde kullanacağını söyleyebiliriz. Bu aşırılıklar “Savaşın amacı nedir, düşmanı niçin yenmek zorundayız?” sorularının esas cevaplarının unutulmasına sebep olur. İşte burada siyaset, bu sorulara net cevaplar vererek savaşın ilkelerini ve kapsamını belirlemek suretiyle mutlak savaşı gerçek bir savaşa dönüştüren yegâne unsur olarak karşımıza çıkar.
Carl Schmitt’e göre Birinci Dünya Savaşı mutlak bir savaş biçimini alarak düşmanın yok edilmesi dışında herhangi bir gayeyi gözetmez hâle gelmiştir. Modern zamanların en büyük yıkımlarından biri olan Harb-i Umumî Schmitt’e göre hakikî anlamda bir savaş değildir zira “1914'te Avrupa halkları ve rejimleri gerçek düşmanları olmadan” mutlak bir savaşın içine düşmüştür. Neticede müttefik kuvvetlerin Almanya ile imzaladığı Versay Antlaşmasının 231. maddesi de savaşın bütün sorumluluğunu Almanlara yıkmış, savaşın mağlup tarafı “gerçek bir düşman” olmaktan öte bir “suçlu” addedilmiştir. Schmittyen tabirlerle ifade edecek olursak siyasetçiler savaşı ahlakîleştirerek esas vazifeleri olan dost-düşman ayrımına dair kesinliği muayyen hedeflere uygun şekilde ortaya koymakta başarısız olmuştur. Üstelik bu durum modern savaşların tamamı için de geçerlidir:
“Saf dinî, saf ahlakî, saf hukukî ya da saf ekonomik saiklerle yürütülen bir savaş mantığa aykırıdır. Dost-düşman ayrımının ve savașın, insan yaşamındaki bu özgül karşıtlık alanlarına dayandırılması mümkün değildir. Savaşın imana dayalı, ahlakî açıdan iyi ya da kârlı olması gerekmez; bugünkü savaşlar sayılanların hiçbirine karşılık gelmemektedir. Bu basit bilgi genellikle dinî, ahlakî ve diğer karşıtlıklar, siyasal karşıtlıklar düzeyine yükseltildiği ve belirleyici olan dost-düşman ayrımının nedeni hâline getirildiği için bulanıklaşmaktadır. Ancak mücadelede bu ayrım yapıldığı andan itibaren asıl belirleyici karşıtlık salt dinî, ahlakî ya da ekonomik değildir, aksine siyasaldır.”
Goltz Paşa ise Clausewitz’in ortaya attığı üç unsurlu yapıyı tabiri caizse ters yüz eder. Zira ona göre ordu ve millet arasındaki ayrım iyice silikleşir. Toplumsal hayatın her bir köşesi savaşa göre dizayn edilir ve ulusların her biri silahlı birer orduya dönüşür. Bir toplumun "Millet-i Müselleha" hâline gelmesi ise o toplumun her bir ferdinin sabah uyandığı andan itibaren kendini "potansiyel bir asker" ve karşısındaki kuvveti "mutlak bir düşman" olarak kodlamasıyla sonuçlanır. Kitlesel eğitimin içeriği ve zorunlu askerlik meselesi bu tahlil çerçevesinde modern bozuluşun birer parçasıdır.
Zümreler (Kastlar) Doktrininde² ikinci zümrenin hâkimiyetine tekabül eden dönemde savaşlar hükümdarların profesyonel bir askeri elit vasıtasıyla yürüttüğü sınırlı faaliyetlerdi. Halklar büyük ölçüde bu savaşların dışındaydı. Burada halkların savaşlarda hiç zarar görmediği asla iddia edilmiyor. Fakat yıkımların modern savaşlarla mukayese edildiğinde son derece sınırlı olduğu aşikardır.
Napolyon’un kitleler için zorunlu askerlik (levée en masse) hamlesiyle Clausewitz’in üçlü yapısındaki halk unsurunun devasa enerjisi serbest bırakıldı ve artık savaşlar hükümdarların savaşı olmaktan çıkıp “milletlerarası” bir hüviyet kazandı. Modern dönemde savaşlar elit bir zümrenin yürüttüğü sınırlı faaliyetler olmaktan çıkıp toplumun varoluşsal bir ödevi hâline geldi. Savaşı başlatan, sınırlarından ve bitirme iradesini ortaya koyan siyaset gitti ve yerini savaşın ihtiyaçlarına göre şekillenen siyaset aldı.
Bu ahvali izah etmek için Schmitt “devlet” ve “siyasal olan” arasındaki ilişkiyi yeniden ele alır. Zira Westphalian devlet sistemi çökmüş ve artık dost-düşman kavramları partizan savaşlarında ve ideolojik iç çatışmalarda zuhur etmiştir. İç ve dış cephe arasındaki ayrım silikleşmiş ve nihayet dünya küresel bir iç savaşa düçar olmuştur. Meşru düşmana (Justus Hostis) karşı yürütülen savaşların yerini ideolojik, insaniyetçi ve ahlakî söylemlerle desteklenerek karşıdakinin tamamen imha edilmesini hedefleyen kıyımlar almıştır.
Son zamanlarda şahit olduğumuz küresel gelişmeler bilhassa Schmitt hayaletini tekrar tekrar diriltiyor. Medeniyetler çatışması fikri, 11 Eylül sonrası gerçekleşen hadiseler, liberal demokratik değerleri ihraç etmek adına ilan edilen savaşlar vs. burada serdedilen anlatının vakayı açıklama gücünü kanıtlar nitelikte. Buna mukabil modern savaşın çarpık yapısından hareketle savaşın bizatihi kendisini düşman ilan eden küresel barış ve kardeşlik müdafileri -eğer davalarında samimilerse- bütün savaşları nihayete erdirecek olan son savaş için sahaya inmek mecburiyetindedir. Modern varoluş biçimleriyle mücadeleyi dava edinmiş kimseler ise hakikî savaşı geri getirmenin yollarını aramalı.
¹ Schmitt, C. (2006). Siyasal Kavramı, İstanbul: Metis Yayınları.
² Doktrin hakkında malumat için Sağduyu’nun ikinci sayısındaki "İktidarın Bugünü" yazısına müracaat edilmelidir.