İslam Hukuku ve “Özecnebîlik”

İslam Hukuku ve “Özecnebîlik”

Mehmet Emin Kılıç

Sayı 06

29 Temmuz 2026

Harp zamanı geldiğinde harbin başlama sebebi önemini yitirir. Savaş tek bir sebepten neşet etse dahi nihayetinde her farklılığı zıtlığa inkılap ettirir. Kolonyal süreç de bahsettiğimiz düşmanlığın cari olduğu bir dönemdir. Bu dönemde Avrupalı kolonyalistler çeşitli toprakları sakinleriyle yaşadıkları fikri ihtilaflar sebebiyle değil kaynak sömürüsü için işgal etmişlerdi. Bu kaynak sömürüsü maksadı başlangıçtır, ilerleyen süreçte düşmanlığın tahakkuku neticesinde farklılıktan zıtlığa inkılap eden her öğe bu maksadın peşine eklenir. Kültür farklılıklarını ilerilik-gerilik spektrumunda konumlandıran kolonyalist, düşmanının “geriliğini” onun aleyhine bir propaganda malzemesi olarak kullanmış ve onu “ilerletmeyi” diğer işgal maksatlarının yanına yazmıştır.

Pratik maksatların ötesindeki ikincil maksatların bir kısmına entelektüel faaliyetle ulaşılır. Zikrettiğimiz kültürel farklılıkların zıtlıklara inkılap ettirilerek düşman aleyhine kullanımı bu kabildendir. Kolonyal dönem örneği üzerinden ilerlersek, mezkûr entelektüel faaliyetin önemli bir kısmını Batı akademisi yürütmüştür. Oryantalizm bahsettiğimiz entelektüel faaliyetin adıdır. Amaç düşmanın kimliğini teşkil eden hususiyetleri etraflıca öğrenmek ve bunların neden her türlü menfi sıfatla vasıflanmaya müsait olduğunu izah etmektir. Elbette bu sürecin öğrenme aşaması dahi taraflı yaklaşımla maluldür zira daha öğrenme süreci başlamadan obje düşman olarak bellenmiştir. İnsan -velev ki objektif olmaya muktedir olsun- verili şartlar altında tarafından sıyrılması ve “düşman”ına başka bir gözle bakması mümkün değildir. Yazımızın devâmında meselenin hukuk sahasına dair bir örneğini ele alacağız.¹

İslam dininin vazettiği normatif yargıları inceleyen muasır disipline “İslam Hukuku” deniyor. Nitekim “hukuk” normatif yargıları normatif olmayanlardan ayırırken “İslâm” kelimesi de bu yargıların kaynağını niteler. “Hukuk” kavramını tartışmaksızın ve “incelemek” kelimesinin arka planında yer alan unsurlara göz atmaksızın bu tanımlama gayet masum gözükmektedir. Bu yazının devamında yapacağımız da tartışmak ve göz atmaktan ibaret olacaktır.

“Hukuk” kelimesinin tanımında en kritik unsur devlete ve onun eliyle uygulanan müeyyidelere istinattır. Bu unsur hukuku alelâde normlardan iki cihetten ayırmaktadır. İlk olarak “müeyyideler” yapılan gayri hukukî eylemlerin dünyevî yaptırımlara tâbi olacağına, “devletçe uygulanması” da önceki yazıda da bahsettiğimiz şiddet tekelinin bu yaptırımların uygulayıcısı olacağına işaret etmektedir. Mukayese etmek gerekirse toplumun normatif yargılarının ne geriye doğru takip edilebilir tek bir kaynağı vardır ne de üzerinde ittifak edilmiş müeyyideleri bulunur.² Bu durumda hukuk sistemli, standardize edilmiş, devlet eliyle tatbik edilen müeyyidelerce desteklenen ve toplum nizamını ve adaleti sağlamaya matuf bir normlar bütünü olarak karşımıza çıkmaktadır.

Peki İslam’ın bir hukuku yok mudur? Bu soruya verilecek cevap elbette evet olacaktır. Nitekim muasır hukukçuların hedeflediği toplum nizamının sağlanması hedefi İslam’da da pekâlâ vardır, ayrıca bu hedefin tahakkuku için umumî ³ görev de devlete tevdi edilmiştir. Fakat ıskalanan nokta şudur ki İslam’ın vazettiği bütün normlar devlet kontrolünde değildir ve her müeyyidenin devlet elinden çıkması öngörülmez. Dolayısıyla denilebilir ki İslam Hukuku İslam’ın öngördüğü normatif yargılar kümesinin sadece bir ayağıdır. Büyük kümenin adı Şeriat’tır. İslam Hukuku, yukarıda yaptığımız hukuk tanımının İslam’ın öngördüğü halidir. Tanımımız gereği bireysel alan İslam Hukuku’nun dışındadır. Bu itibarla İslam Hukuku kelimesinin bütün İslâmî normatif yargılara teşmilini reddediyoruz ve Şeriat kelimesinin kullanımını tercih ediyoruz.

Göz atacağımız “incelemek” kelimesine gelince burada asıl müşkül yapılan incelemenin metodu, bakılan mercektir. Nitekim birtakım Müslümanlar bizzat kendi dedelerinin mirası olan disiplinlere tevarüs ettikleri An’anevî metotlarla yaklaşmak yerine Batı akademisinin merceğini benimsemektedir. Fakat bu “mercek” dediğimiz araç o kadar da şeffaf değildir. Zira bu mercek -yani metotlar- bakış açılarından, bakış açılarıysa yaşanmışlıklardan ve ikrar edilen soyut ilkelerden doğar. Bir araştırmacının ideal olana dair tasavvurunu farklı ideal tasavvurlarına sahip toplumlara tatbiki ise pek tabii hakikate uzak düşecektir. Üstüne üstlük bu incelemeyi yapanların Batılılar olması işi olduğundan daha da kötü bir hale getirmektedir. Nitekim Batı bu incelemeye başladığında dünyanın geri kalanından zihni kopuşunu tamamlayalı epey zaman olmuştu.

Bu kopuşun sahamıza yansımasına gelelim. Müslüman toplumların hukuk sistemini ilk inceleyen Oryantalistler Müslüman toplumların “ideal” bir hukuk tasavvurundan mahrum olduklarını, henüz ahlak ve hukuk arasını dahi tefrik edemediklerini, seküler bir hukuku henüz “keşfedemediklerini” söylüyordu. Dolayısıyla bu toplumların hukuku geri kalmıştı. Bu tek bir cümledeki tırnak içerisindeki ifadelerin tazammun ettiği zihni farklılıklar buraya sığacak cinsten değildir. Şu iki noktayı dile getirmekle yetineceğiz: Oryantalistler mezkûr yargılara varırken kendi hukuklarının serencamını baz almaktaydılar. Geldikleri noktada ulus devlet ve onun hukuk sistemi de yegâne hukuk sistemiydi. Bu durumda aynı serencamın meyvelerine henüz kavuşmamış bütün toplumlar idealden de uzaklardı. Müslüman toplumlar bu ideale uzak olduğu gibi ideale en yakın olan toplum da bizzat Batılılardı, nitekim en “ileri” olanlar da onlardı. Görmekteyiz ki Batılının nazarında “ileri” olmaklık ile “ideal” eş anlamlıdır. İşgal ettikleri toprakları en halisane niyetlerle dahi inceleseler kendi zaviyelerinden hakikat telakki ettikleri şeye ulaşmak arzusuyla hareket etmeleri yine de onları hata etmeye mecbur edecek, lügatinde “ilerleme” kelimesi bulunmayan bir Müslümanın zihnî tasavvuruna göre makbul olana olumlu bakmak şöyle dursun, kavrayamayacaklardı. Genel ifadelerden anlaşılacağı üzere bu yaklaşım, hukuk sahasına mahsus değildi.

Hâlihazırda aynı düşmanlık her sahada aynı canlılıkta her sürmüyor olabilir. Fakat en dostane ve “tarafsız” akademisyen profili dahi mezkûr mercekten kurtulmadıkça aynı düşmanlıktan doğan silahları kullanmaktadır. Nitekim bu mercek asırlarca “objektiflik” adı altında servis edilmiştir. Objektifliğin savunduğunu iddia ettiği, rakibin hakkını teslim etmek, dürüstlükten şaşmamak gibi değerlerin elbette aleyhinde değiliz. Lakin bu kelimenin kılıf olarak kullanıldığının da inkâr edilecek tarafı yoktur. İnkâr eden insanın düştüğü durumu ise “özecnebîlik” olarak tarif ediyoruz. Bu, kişinin kendi kültürüne Oryantalist yöntemlerle yaklaşmasının genel adıdır. Kendisi fark etmese dahi etrafındaki kültürel değerlerin hepsi bireyin “öz”üdür, kendisidir. Bireye düşen bu değerlere yaklaşımını “ecnebîce” olmaktan sakınmaktır. “Ecnebîce” yaklaşımın akademik boyutu bahsettiğimiz metotları farkında olmaksızın kullanmak, daha da kötüsü bu merceği mutlak olarak muteber görmektir. Bu yaklaşıma göre diğer metodolojiler bu “objektif” perspektifin vazettiği kriterlere uydukları yani “akademik” oldukları oranda meşrudurlar. Bu yaklaşım geçen zaman içinde cumhur nezdinde bedihî bir kriter olagelmiştir. İnsanlar kâr odaklı olmayan herhangi bir entelektüel faaliyeti dahi akademik çalışma olarak isimlendirmektedir. Bunun ne kadar fena olduğunu dile getirmeye hacet görmediğimiz gibi sürecin herkes için aynı bilinç düzeyinde işlemediğini de kabul ediyoruz.

Bir toplumun isimlendirmeleri, ıstılahları, hasılı dili üzerindeki tahakkümün düşünüş şekilleri üzerinde tahakküm demek olduğunu unutmamak gerekir. Günlük dilimizin cılızlaşması ile düşünme becerilerinin neredeyse yitmesi arasındaki paralellik dilin insan üzerindeki gücünü göstermeye, dolayısıyla düşmanın neden artık bazı memleketleri fiziken işgale yeltenmediğini ispata kâfidir.



¹ Oryantalist faaliyeti tümevarımsal yöntemle ele aldık. Elbette çizdiğimiz şablonun dışına çıkan örnek şahsiyet ve diskürler de vardır fakat bunlar istisna kabilindendirler.

² Geriye doğru takip edilebilirlik normatif yargının yek bir otoriteye referansa sahip olmasıdır. Örneğin Medeni Kanun TBMM’nin elinden çıkmıştır, TBMM’de devletin yasama organını temsil etmesi bakımından Kanunun referansı Devlettir. Toplumsal yargılar konsensus haline gelseler dahi yek bir otoritenin kaynaklığından mahrumdurlar.

³ Vazifenin umumî oluşu bireylerden bağımsız ve aynı zamanda hepsinin üzerinde meşru bir iktidara sahip olmasıdır. Birey kendi fiillerinden mesuldür, etrafındaki insanları da iyiye ve güzele teşvik edebilir. Lakin devletin aksine her insan üzerinde bir otoriteye sahip olduğunu iddia edemez, bu itibarla görevi umumî de değildir.