Amerikan Gibi Yaşamak Zorunda Mıyız ?

Amerikan Gibi Yaşamak Zorunda Mıyız ?

Melih Bera Ermiş

Sayı 04

31 Mart 2026

Zillet içinde yaşıyoruz ve bu durumu değiştirmek için hiçbir şey yapamıyoruz. Yas tutmak artık bizi en derinimizden sarsmıyor. Hatta yası bir ödev bilinciyle tutuyoruz, gerçekleştirilip kurtulunması gereken bir meseleymişçesine. Bu hâle bir günde getirilmedik. Düşmanlarımızın bir asabiyeden ârî olmayı yüksek bir şuurun neticesi gibi gösterdiği yıllar boyunca resmen afyonla uyutulduk. Kendi irademizden utanır hâle gelirken düşman iradesini daha da güçlü bir biçimde ortaya koydu. Bizim Allah kelamı yerine koyduğumuz, bugün dahi düşmanı eleştirmek adına dillendirdiğimiz “hukukî” sınırları her seferinde aştı; kendi tanrısının kelamını dikte ettirdi. Bugün de uykumuz devam etmektedir; belki düşmanımızın düşmanımız olduğunu bilerek velakin irademizi kaybetmiş, düşmanla çarpışmanın hep daha iyi bir vakitte olması gerektiğini düşünür biçimde savaşı bir başka günün şafağına öteleyerek. İçten içe hiç savaşmayacak olmayı umarak…

Son hadiseler tekrar gösterdi ki dünyada birtakım elitler başında oldukları devleti yönetirken rasyonel politika, evrensel insan hakları, cumhurun ne düşündüğü vs. hakkında o kadar da endişelenmeden iş tutuyor. Savaşların meşruiyeti afallatıcı biçimde (!) mitlerden, dinî anlatılardan müteşekkil kılınıyor. İsrail eliti bugün bu alanın sahip olduğu lobi gücüyle en dominantı. Öyle ki anmak istemediğimiz malum fuhşiyatı dünyanın en ileri ordusunu cebren savaşa sokmak için istediği gün belge belge ortaya dökebiliyor. Ya da göz göre göre okul, hastane bombalayabiliyor; karşısındakini çocuk yaşlı demeden kana boğuyor. Zira İsrail 21. yüzyılda, irade koymanın global kamuoyunda hiç olmadığı kadar ayaklar altına alındığı günümüzde bir irade ortaya koymaya devam ediyor. Hiç şüphesiz bunun sebebi İsrail’in bir ideale sahip olması ve kurulduğundan beri bunu unutmaması. Bir Yahudi devleti olarak misyonunu gerçekleştirmeyi dünyadaki tüm süflî emellerin üstünde gören İsrail, hedefinden sapmanın kendisi için müthiş bir dalalet olacağının farkında. Varlığını ve gücünü bu ideale borçlu olduğunu biliyor. Bu sebepledir ki herhangi bir insan için akıl almaz canilikle dolu bin bir türlü işi kendisine meşru görüyor. Halbuki şöyle bir itiraz gelebilir: İsrail’in kurucularına baktığımız zaman çokça ateist, seküler adam görüyoruz. Bu çerçevede İsrail’i teokratik okumak yerinde olur mu? Soru gayet makul bir soru ve aslında bir dine inanmanın değil, din yahut akılla temellendirilmiş bir ideale manevî bir ruhla bağlanmanın bir eliti irade sahibi kılan cevher olduğunu gösteriyor. Tabiî dinî temelli bir ideale bağlı olmanın, insan ürünü bir ideale inanmaya kıyasla insanın imanını daha kuvvetli kılacağına ve buna bağlı olarak insanın aksiyonlarında daha ileri gidebileceğine dair bir iddiaya da müspet bakılabilir ancak ana meselemiz bu değil. Bizim için İsrailli yöneticilerin ne kadar dindar oldukları o kadar da önem taşımıyor. Esas mevzu sahip oldukları ideale ne kadar bağlı oldukları. 

Her şeyi kaybettiğini anladığında Alman halkının yaşamayı hak etmediğini ve yaşamaları için bir sebep kalmadığını söyleyen Hitler aynı iradeyi bir başka şekilde ortaya koyuyordu. Yine bir ateist olan Mussolini Faşizm Doktrini’nde faşist devletin ihdas edilmesinin insanların devletle manevî bir ruhla özdeşleşmesinden geçtiğini ifade ediyordu. İsrail, Nazi Almanyası, Faşist İtalya… İrade sahibi olarak ortaya koyduğumuz örneklerin hepsi ne kadar da şeytanî gözüküyor. Peki irade sahibi olmak kötü bir şey mi? Hayır. Nitekim bugün İran da irade sahibi başka bir devlet olarak ortaya çıkıyor. Öte yandan iradesizliğin kesinlikle rezil ve sefil bir şey olduğunu tam olarak içinde bulunduğumuz durum sayesinde görebiliyoruz. Bu bağlamda modernitenin ahlaken en yozlaşmış sahalarında iş yapan şirketlerin başında Siyonistlerin bulunmasını bir tesadüf olarak görmek maalesef naiflik olacaktır. Dünyaya pompalanan teknolojik yenilikler, “woke” fikirler ve paralelinde gelişen sekülerlik insanları elbette dinlerden git gide uzaklaştırdı ancak daha kritik olan şu: Artık insanların uğruna ölebilecekleri bir idealleri yok, ne yönetici elitlerin ne de halkların. Çünkü bir ideale sahip olmak belli fikirlerden uzak olmayı, onlara karşı net bir konumu korumayı, belli fikirlere de taassupla sahip çıkmayı gerektirir. Maalesef hiçbir duruşun bir diğerine hakikat iddiasıyla karşı çıkamadığı bir meydanda savaşmak mümkün değildir. Savaşın fıtratı budur. Sahip olduğu tek temel ahlakî görüş “insanların ölmesi kötüdür” olan bir düşüncenin sahipleri, ideal sahibi bir elit tarafından güdülmeye mahkumdur. Bu da 2 yıl boyunca bir soykırıma canlı canlı tanık olurken üzülmekten ve endişe duyuyoruz açıklamaları yapmaktan başka bir fiiliyatta bulunmaya, ortaya bir irade koymaya engel olmaktadır.

Elbette ki insanlar acı çekiyor, vicdanları sızlıyor, bir karşı duruş sergilemek isteyip yapamıyorlar. Bunu kimse yadsıyamaz. Bu bağlamda Türkiye’de 7 Ekim’den beri iki grubun İsrail’e karşı ses çıkardığını görüyoruz. Bunlar tahmin edilebileceği üzere Sol tandanslı ve İslamcı hareketler. Öte yandan bu iki grubun belli açılardan gaflete düştüğünü düşünüyoruz. Aslında söylemini ürettikleri, bazen aksiyonunu da aldıkları İsrail karşıtlığının bir yere varmadığı ya da en azından gözle görülür bir sonucu olmadığı bariz. Nitekim Gazze bugün dümdüz halde. Ateşkes ilan edilmesinden sonra dahi İsrail insanları katletmeye devam etti, ediyor. Bu bağlamda Sol tandanslı hareketlerin düştüğü tuzak İsrail’i özünde emperyalist bir devlet olarak görmek istemesinde, İslamcı hareketlerinse İsrail’e karşı ortaya bir irade koyduracak ideale sahip oldukları sanrısında yatmaktadır.

Türkiye’deki Sol tandanslı hareketler Ekim’den bu yana İsrail karşıtı aksiyonlar alabilmek için gerçekten çok uğraştılar. Saldırıların başından itibaren çeşitli konsoloslukların, ticaret lobilerinin, limanların önünde protestolar örgütlediler. Türkiye – İsrail ticaretini sabote etmek ana hedefleri oldu. Sistematik boykot hareketlerine öncülük ettiler. Yine İsrail’le enerji - inşaat anlaşmalarını sürdüren birçok şirketi faş ederek örgütlü bir halk gücünün hem şirketler hem de onlarla aynı safı tutan hükümet üzerinde bir baskı oluşturmasıyla en azından İsrail’e karşı bir ambargo uygulanmasını sağlamaya çalıştılar. Ülkeleri soykırımın tedarik sürecine dahil olsun istemediler. Bu bağlamda dünyadaki başka milletler de benzer örgütlenmelerde bulundu. Tekrar hatırladığımızda göreceğiz ki Avrupa’nın neredeyse tamamında - ki halkın meşruiyet verme yetkisinin en yüksek seviyede kabul edildiği ülkeler olarak varsaydığımızda daha da manidar olacaktır - yüzlerce protestoya şahit olduk. Ne var ki Avrupa’da da ülkemizde olduğu üzere bu çabaların hakikî anlamda bir sonucu olmadı. İdareyi elinde tutanlar bir irade ortaya koymadılar zira bir idealleri yoktu. 

Sol tandanslı hareketler iyi niyetle çıktıkları bu yolda başarılı olamadılar. Çünkü düşman sadece emperyalist saiklerle hareket etmiyordu. Emperyalist saiklerle hareket ettiği belki ancak üçüncü dördüncü kertede söylenebilirdi. Bu bakımdan düşmanı emperyalist bir devlet olarak ele alıp kendi devletini onun karşısına ticarî sahalarda aldığı aksiyonlarla karşı çıkmaya zorlamak devletlere bir ideal kazandırmış olmuyordu. Fiiliyatta devletler para akışını etkileyebilecek en ufak aksiyona bile ayak sürüyerek yaklaşıyordu. Türkiye’de de bundan farklı olmadı. Gereken, devletlerin net bir irade koyarak savaş meydanında çatışması olsa da bizzat bu protestoları gerçekleştirmiş insanların da bu fikre sıcak bakmıyor olması muhtemeldi. Her ne kadar bu hâlde vicdanları rahat etmiyor olsa dahi Sol tandanslı hareketlerde hiç olmadığı kadar savaşın kötülüğünden dem vurulduğu görülüyor. Bu bakımdan Sol’un evrensel anlamda liberalleşerek adeta “iğdiş” edildiği bariz. Emperyalist İsrail’e karşı Sol fikirli insanları halk örgütlenmesiyle başarılı olunacağına inandıran ya da en azından sorumluluğunu yerine getirmiş hissettiren mistik bir heyecan geziniyor. Tabiî devletler arası çatışma istememelerinin bir başka sebebi devletlerinin de kapitalist olması sebebiyle esasında İsrail’den farksız olduğunu düşünmeleri olabilir. Bu anlamda ha İsrail ha herhangi bir devlet, ikisi arasında seçim yapmak pek anlamlı gözükmez. Esasında bu sebepten ötürü de hataya düşülmüş olur. Savaş özünde kötü bir şey değildir. İrade sahibi olan bir devletin ancak irade sahibi olan başka bir devlet tarafından alt edilmesi mümkündür, sol tandanslı hareketlerin kaçırdığı tam olarak budur. Bu bakımdan yapılması gereken irade sahibi “kötü” devlete karşı irade sahibi “iyi” devletin yanında yer almaktır. Diğer taraftan İsrail’e karşı alınacak ticari aksiyonlar elbette İsrail’in elini zayıflatabilir, soykırımın maliyetini daha fazla düşünmesine sebep olabilirdi. Halbuki İsrail, karşısında bu aksiyonları almaktan dahi aciz olan birkaç elit olduğunun gayet farkında olarak soykırımı sürdürdü. Dahası, güçlü bir ambargoyla karşılaşsa bile bu ambargoların yine bir idealden uzak olmaları sebebiyle İsrail’in koyduğu irade ile rahatlıkla alt edilebilecek olduğu görülüyor. Çünkü ekonomik savaş, savaşın yalnızca bir cihetidir. ABD gibi bir işbirlikçisi olan İsrail’in sadece ekonomik bir savaşla etkisiz hâle getirilebilmesi ise pek makul gözükmemektedir. 

Türkiye’deki diğer İsrail karşıtı tutumsa İslamcı kanattan geldi. Bu kanattan gelen tutumu daha ilginç buluyoruz. Öyle ki İslamcılar olanlar hakkında başlarındaki İslamcı elite ses çıkarmak şöyle dursun bu elitin tabiri caizse gazlarını almak için düzenlediği suya sabuna dokunmayan yürüyüşlere, mitinglere katılarak tepkilerini göstermeyi tercih ettiler. Bu anlamsız protestolar bir yana -çoğu İslamcı için de bu protestoların anlamsızlığının alenî olduğunu düşünüyoruz- İslamcılar arasında daha kritik bir inanç vardı: Başka meselelerde de sıkça gördüğümüz Meliorizm.¹ Devletin başına güvenme isteği alttan alta her seferinde “devletin bir bildiği vardır” cümlesinin verdiği iç huzuru sağladı. Yaşanan soykırıma karşı çıkılması gerektiği herkesin kabulüydü. Ancak İslamcılar global aksiyonlar için henüz hazır olmadığımızı söylüyorlardı. Devleti yöneten elitin halihazırda gerçekleştirmekte olduğu sayısız silah teknolojisi faaliyeti sıralanıyor, Suriye’de nasıl başarılı olunduysa aynı şekilde bir gün Mescid-î Aksa’da da bizim hakimiyetimiz altında namaz kılınacağı iddia ediliyordu. Öte yandan çoğu zaman da İran’ın soykırım boyunca İsrail’e yaptığı tehditlerle aslı astarı olmadığı yönünde alay ediliyordu. Yine bir tenakuz içinde etrafında bunca savaş varken Türkiye’nin hala huzur ve refah ortamında kalabilmesi yönetici elitin hanesine artı yazılmalıydı. Soykırıma bir gün karşılık verilecekti ve devlet o güne her daim planlı bir şekilde hazırlanıyordu. Ortada kalan tek soru “ne zaman?” oluyordu. Daha sarih biçimde hayatta kalan son Gazzeli ölmeden önce mi, sonra mı?

Cevaplamak bir yana sorunun umursandığına dair en ufak emare gösterilmedi. Bu da bizi İslamcıların sahip olduğu inancın ne kadar aklıselim eseri olduğunu sorgulamaya götürüyor. Farklı bir sahaya gidelim. Türkiye yakın dönemde Ukrayna – Rusya savaşında her iki tarafa da “drone” satmakla övünüldüğü bir gündeme şahit olmuştu. Bizse tam olarak bu sebeple Türkiye’nin zaaf yaşayacağını söyleyeceğiz. Zira Türkiye’yi yöneten elitin bizce hakikî bir ideali yok. Örneği düşünecek olursak hemen kuzeyinde, bundan 250 sene önce kendisine ait topraklarda gerçekleşen bir savaşta her iki tarafa da silah satarak övünmesi belki de Türkiye’nin bin yıllardır var olmuş savaşçı kimliğini bırakıp tüccarlığa soyunduğunu göstermektedir, kim bilir. Meselenin spekülasyon tarafını bir kenara koyacak olursak Türkiye’nin neden bir ideale sahip olmadığını incelemek gerekiyor. Bu anlamda cevabının net biçimde elitin sahip olduğu İslamcı kimlik olduğunu anlayabiliyoruz. İslamcı kimlik bir karşı kimliklenme olarak geliştiği ölçüde mensuplarına Türkiye Cumhuriyeti’nde sosyal tanınırlık kazandırabilmek için iktidarı ele almayı ve devamında da elinde tutmayı misyon bellemişti. Özü itibariyle esas husus güç sahibi eliti devirmek ve yeni güç sahibi olmaktı, gücü değiştirmek ya da başka bir emel uğruna kullanmak değil. Bugün de hükümetin sürdürdüğü diskur ve aldığı aksiyonlar üzerinden hedefinin iktidar sahipliğiyle sınırlı kaldığı görülmektedir. Nitekim böyle de oldu. Devlet bürokrasisinde, devlet-özel iştiraklerde, sermaye alanında İslamcılar baskın elit haline gelmeye başladı. Yönetici elit her alanda ülke üzerindeki otoritesini artırdı. Kendisiyle kafa tutabilecek iç düşman bırakmadı. Amma velakin ortada hakikî anlamda bir ideal olmadığı için bundan sonrasına ilişkin elle tutulabilir hiçbir projeksiyon geliştiremedi. 

Sisteme angaje olmuş İslamcılar din kaynaklı manevî ruhlarını kaybettiler. Öte yandan Türkiye’nin Kemalist ideallere sahip ordusu TSK süreç içinde birden çok kez tasfiye geçirdi ve gelinen noktada bahsettiğimiz anlamda manevî bir ruhla alakası kalmadı. Erdoğan Davos’taki çıkışını yaptığında İslamcılar global anlamda aksiyon alabilmek için henüz devlet üzerinde yeterince otoritesi olmadığını düşünüyordu. Bugün de Türkiye’nin, dünyanın ordu ve ekonomi bakımından lider ülkelerine karşı çıkabilecek yeterli gücü olmadığı ama bir gün olacağı söyleniyor.  Halbuki gözden kaçırılan mesele Türkiye’yi yönetenlerin bahsettiğimiz manevî ruhtan yoksun olmaları. Gelinen noktada Türkiye için daha kapitalist hatta yer yer emperyalist olmak ana hedef haline geldi. Fakat Orta Doğuda dolanan yılanın başını kimin ezeceğine dair bir ses çıkmıyor. O nedenledir ki ne kadar çok silah teknolojisi geliştirirse geliştirsin amacı satmak oldukça Türkiye’nin ortaya bir irade koyması mümkün gözükmüyor.

İslamcılar var olma sebepleri gereği dayandıkları dinî altyapıyı iktidarda kalmak amacıyla kullanmaya devam edecek ve alacağı aksiyonlar da bu yönde olacaktır. Suyun karşı tarafındaysa tüm dünyayı zillet içinde bırakan İsrail, ideali doğrultusunda planlarını uygulamaya koymaya devam edecektir. Bu anlamda Türkiye’yi İslamcı elit yönetmeye devam ettikçe silahlanma ve teknolojik terakki bir şekilde Türkiye’ye yetecek düzeye hiçbir zaman gelemeyecek ve Türkiye hiçbir zaman kendisini İsrail’e karşı savaş açabilecekmiş gibi hissetmeyecektir. Tersi düşmanımız için ne kadar geçerli bilmesek de tahmin etmek zor değil. Şimdiden İran’dan sonra sıranın Türkiye’ye geleceği İsrail medyası tarafından dolaşıma sokulmaktadır. 

Bu noktada iki senaryoyu modelleyebileceğimizi düşünüyoruz: Birinci senaryo, Türkiye’nin halihazırda içinde bulunduğu ekonomik sıkıntılarla cedelleşirken ve halk günbegün ahlaken yozlaşmaya devam ederken Türkiye’nin savaş kapıya dayanmadan güçsüz kalıp pes ettiği senaryo. Bu bakımdan işin sonunda İsrail’in dışardan müdahalesi olur mu olmaz mı bilinmez ama bizce çok da fark etmeyecek gibi gözüküyor. En nihayetinde ortaya koyacak hiçbir şeyi olmayan bir devlet pek de direnmeksizin teslim olmaya mahkûm olacaktır. Bu durumun ne kadar iç karartıcı olduğunu anlatmaya lüzum yok. İkinci senaryodaysa Türkiye’yi yöneten elitin sahip olduğu dinî inancı idealine dönüştürdüğü bir durumda üzerine giyeceği manevî ruh, şerefli biçimde İsrail’e doğrudan savaş açacak iradeyi damarlarına zerk edecektir. Bu senaryoda savaşın gelmesi beklenmeyecek, ona koşarak gidilecektir. Savaşın sonunda Türkiye varlığını sürdürür ya da sürdürmez ama öldüğümüzde hepimiz insana yakışır bir ölümle öleceğiz. 

Türkiye’yi yöneten elitin manevî ruhu geri kazanması için bir yöneticiye meşruiyet verenin din olduğunu hatırlaması ve bu minvalde hakikî bir ideal sahibi olması şarttır. Bu anlamda İslamcı kesimden “kanaat önderlerinin” önerisi olan “yeşil-siyonizm” mefhumunun içi boş olduğunu ifade etmekte fayda var. Daha kaliteli şeyler üretip daha çok para kazanmaya odaklı bir devlet para kazandığı sürece hayatta kalma gayesini yerine getirmiş olup manevî bir ruhla hareket etmeyi aklından bile geçirmeyecek, Calut’a karşı yürümektense kana kana su içmeyi tercih edecektir. Buna karşılık bizim dediğimiz Türkiye’nin teknolojik yatırımlardan el ayak çekip ordusuna Kur’an okutması demek değildir. Kaldı ki İslamcılar geldikleri noktada böylesine bir hareketi de gerçekleştirmekten pek uzak görünüyor. Halbuki Türkiye’nin kayıtsız şartsız biçimde teknolojik yatırımlarını artırması, GDP’sine oranla ordu yatırımı yüzdesini yükseltmesi ve nükleer güce sahip olması gerekmektedir. İlginç biçimde aslında terakki iddiasında olan İslamcılar fikirlerinde samimiyse yönetici elitin sermaye sahiplerini rant yoluyla memnun ettiği sistemin önümüzdeki karanlık günlere bizi ne kadar hazırladığını, nakit akışının hangi projelere ne amaçla yöneltildiğini düşünmelidir.

Bugünkü hâlimiz ayan beyan korkaklığımızı yüzümüze vurmaktadır. Ne zaman ki Türkiye’yi yöneten elit idealini tesis eder ve bu yönde sahip olduğu ruhla irade koymaya başlar, o zaman hem kendisine hem halkına cesaret geri gelecektir. Sahip olma arzusunda olunmadıkça cesaret vahiyle bahşedilmeyecektir. İrade ve cesaret sahipliği birbirini besleyecek olgulardır. Bu yola girildikten sonra İsrail karşısında hâlen reel politik gözetmek devletin varlığına abes gözükecektir. Şu anki hâliyle ise devletin reel politiği gözetmesi çıkar ve beklentileriyle bire bir uyuşmaktadır. Zira devlet hadım edilmiş bir devlettir. Elitin dönüşümü yaşandığındaysa yeni elitin İsrail’e karşı savaşması üzerine farz olacaktır. Nitekim irade sahibi bir devlet ve ordunun aklında ölmemek gibi bir amaç bulunmayacaktır. Bu doğrultuda savaş bize gelmeden savaşa heyecan ve hevesle koşabilmek için çalışmak en büyük sorumluluğumuzdur.

¹ Meliorizm tanımı için geçtiğimiz sayıdaki yazımıza başvurulabilir.