Ahmed Müştekî
Sayı 04
31 Mart 2026
Bugüne dek İslamcılık hakkındaki beyanların kahir ekseriyeti, İslamcılığın temelinde yatan hatadan nasibini almış, İslamcılığın ne olduğundan çok İslamcıların kimler olduğuyla alâkalı görünmüştür. Zaten İslamcılığın -bütün merhale ve biçimleri içeride kalacak şekilde- tetkik edilmesi için modern noktainazardan sıyrılmış olmak gerekmektedir, tarihî seyirse şimdiye dek buna müsaade etmiş görünmüyor. Bununla beraber İslamcılık tenkitleri de hemen hemen her zaman İslam An’anesinin birkaç unsurunu (yahut bu unsurların zihinlerdeki yanlış biçimlerini) ihtiva etmiş, böylece İslamcılığın kadim olana sığınarak modern tasavvurlarını zinde tutmasına yardımcı olmuştur.
Bu metnin İslamcılıkla alâkalı makalelerden iktibaslar yapmak ve akademik bir tenkit sunmak gibi bir maksadı yok, başlıktan anlaşılacağı gibi Sağduyu’nun evvelki sayısında da kendisinden bahsedilen insan cinsine (Ruh Aristokratı) rehberlik etmek ihtimali bulunmasaydı böyle bir meseleyi ele almak için hakikaten teşvik edici hiçbir sebep kalmayabilirdi. Bu metin Müslüman memleketlerdeki sağcı hareketler içerisinde mühim bir mevkiye sahip olan bir zihniyetin iyileşmeye ehil kimselerde açtığı yaraları sarmayı hedeflemektedir. Modern tasavvurların kadim tasavvurlardan seçilemediği kaotik şartlarda iyi niyetli olmak insanı kurtarmaya yetmez; kişinin var gücüyle tutunduğu değerlerin, mücadele etmek istediği asalağın dalları olmadığından emin olması için hakikî tasavvurlara dair zevk sahibi olması elzemdir.
Meseleye İslamcılığın hakikaten ne olduğunu ortaya koyarak başlayalım. İslamcılık modern özcülüğün İslam dinine tatbik edilmesiyle ortaya çıkan zihniyetten ibarettir. Bu pek basit tarif İslamcılığın bütün biçim ve merhalelerini içine alır. Öyle ki modern ve militarist bir Selefî ile Milliyetçiliğin derin tesiri altındaki “gelenekçi” yahut “medeniyetçi” biri arasında, dinin yazılı olarak hududu çizilebilir (ikincisine göre bu henüz çizilmemiş olabilse de) bir özü olduğunu düşünmek bakımından fark yoktur. Özcü zihin bazen birkaç metinle iktifa eder, bazen de (hayalî bir) tarihî tecrübenin -ekseriyetle biçimsiz kesilmiş- bir parçasında kendine lâzım olan her şeyi bulduğuna ikna olur. Fakat bir özcü, ne yaparsa yapsın dinin hududu belirli bir “haritasına” daima teşnedir. Çünkü modern ferdin en Nihilist hâllerinde bile ezberinden silinmeyen, insan zihninin her şeyi kuşatabileceği ön kabulünü taşır. İnsan aklının en aşağı biçimi maddeden ötesini kavrayamadığı için maddeden ötesi nasıl artık mevcut değilse (!) An’anevî unsurlar da bir kanunname ile mücessem hâle getirilemedikleri için artık dinî değillerdir. Mesela kadim İslam sanatlarından birindeki bir form, her ne kadar İslam An’anesinin sanat sahasındaki meşru temsilcileri olan sanatkârlar tarafından bin seneden ziyade muhafaza edilmişse de özcü nezdinde dinî olamaz. Çünkü hududu kanunname formatında tespit edilebilecek bir dinin içinde yer bulamaz. Bu formlar olsa olsa eski ve daha az gelişmiş insanlar formları sorgulamayı bilmeyen ahmaklar oldukları için uzun süre korunmuş şeyler olup dinin özüyle alâkasızdırlar (!).
Kanunname tabiri bu noktada çok isabetlidir. İslam An’anesinde mahallî bir hüviyete sahip olan ve modern kanunname mantığından çok uzakta işleyen hukuk, modern ve özcü din anlayışında dinin en muhkem veçhesi kabul edilmiştir. Din artık bir hükümler külliyatı sayılmış, dinin hududu modern matbaanın ve medyanın himmetiyle sabitlenmiştir. Yine bu anlayış dinin uyulması gereken kanunlardan ibaret olması manasına geldiği için modern dindarlık tamamıyla perhizkâr bir ham softalığa dönüşmüştür. Hâlbuki İslam An’anesinde hukuk bir kanunname biçiminde tasnif edilemeyeceği gibi hiçbir fıtrî cemiyette de insanlar her bir pratik mesele ve vaka için, yazılı olarak muhafaza edilmiş bir kanunlar listesine başvurmaz. Böyle hastalıklı bir tavrın en dinî hareket tarzı sayılması için, modern şehirlerde yaşayan ve çok fazla uyarana maruz kaldığı için zihnini bedeninden fıtrata aykırı bir surette tefrik eden modern dindar cemiyetin doğması gerekmiştir. İlmin avamîleştirilmesi ve matbaa olmaksızın da bu anlayışın yer edinmesi elbette düşünülemezdi.
Ruh Aristokratının halefi olduğu kadim insan ise, zihninin (zahirî manasıyla) her şeyi kuşatamayacağını biliyordu. O, varlığın her merhalesindeki hiyerarşiyi ve bunun temsilleri demek olan içtimaî hiyerarşiyi reddetmiyordu. Manevî zümrenin ve ulvî umdelerden neşet eden konseptlerin dinin görünür sahadaki teminatı olduğunun farkındaydı. Onun için soylu bir hükümdar Tanrı’nın bazı sıfatlarını temsil edebildiği gibi bir zanaatkârın ameliyesi de tamamen dinî idi. Modern özcü, avamcı ve demokratik olmak mecburiyetindedir, yani elit düşmanı ve dolayısıyla despotluk taraftarıdır. Modern özcünün anlamadığı şey, kendisinin dinî müktesebattan kanunnameye dahil ettiği unsurlar ne olursa olsun bunların hepsini elit zümreye ve kadim cemiyetin hiyerarşi merkezli konseptlerine borçlu olduğudur. Dinî metinlerin dili bile tek başına bunu ispata kâfidir, An’anevî müktesebatı en fazla reddeden özcü için dahi tahkik edilmesi gereken bir literatür vardır ve bu literatürün dili ancak An’anevî müesseseler ve onların meşru temsilcilerince aktarılmıştır. Zaten bu yüzden hiyerarşinin (yani kadim müessese ve zümrelerin) reddedildiği bir cemiyet ateistleşir, dinin her ferdin keyfine bırakılmış bir kanunlar antolojisi olduğu yerde dinin herhangi bir özünü savunmaktansa dinsizliği savunmak daha hesaplıdır.
İslam An’anesine dönelim. Esasen doğru din anlayışının nasıl olması gerektiğine dair bir cevap vermiş olduğumuz hâlde bunun İslam dinindeki bazı ferî meselelere tatbikine teşne olunacağını tahmin etmek hiç de zor değildir. Elbette bu misalleri arttırmanın yeri burası değil fakat iyi bir misal olması ve cemiyete dair hakikî bir tasavvuru anlatmayı kolaylaştırması sebebiyle monarşiyi ele alabiliriz. İslamcılık yani modern İslam özcülüğü sebebiyle bugün pek çok kişi monarşinin ilahî olanla hiçbir alâkası bulunmayan, insanlar tarafından bazı pratik faydalar gözetilerek ortaya konmuş bir idare biçimi olduğuna inanıyor. İslam tarihindeki monarşi tecrübesini de ancak tarihî şartlarla izah ediyor. Monarşinin “dinde yeri olmadığına” delil olarak da onun fıkha yahut itikadî metinlere açıkça istinat etmemesini gösteriyor. Hâlbuki An’anevî (ve dolayısıyla fıtrî) Müslüman cemiyette herkes siyasî ve askerî zümrenin manevî zümre hariç diğer zümrelere üstünlüğünü, nesebin meşruiyet getirdiğini, hükümdarın bir manada mukaddes olduğunu kabul etmekteydi. Daha da ileri gidelim, dinin özünün kendisinde arandığı tüm yazılı müktesebat monarşiyle ayakta duran konseptler ile korunmuştur ve kadim insanlar da bunu elbette görebiliyorlardı. Mesela İslam edebiyatının hükümdarlığa dair en güzel bazı eserleri, Cengiz Han soyundan gelen ve bugünkü anlayışa göre “kanunlara her zaman uymayan” hükümdarlara hitaben yazılmıştır.¹
Modern özcü nazar nezdinde bunlar kötü hatıralardan ibaret kalacaktır, işin aslı ise şudur: Dinin tüm varlığı insanların varlığı ile alâkalıdır. Eğer ehil bir zümre olmasaydı din diye bir şey olmazdı. Dinin esasları denebilecek her türlü şey (ister yazılı ister şifahî olsun), An’anevî müesseselerin meşru temsilcilerinin kararları ve yüksek zevke istinat eden melekelerinden süzülen teamüllerden neşet eder. Siyasî-askerî zümre de tabiatı üzerince var olmaktan başka bir şey yapmaz; bugün tarihe gömüldüğü zannedilen siyasî ve içtimaî konseptler, meşru olmak için bu zümrenin kendi üstündeki varlıkları fiilen tanıması dışında bir şeye ihtiyaç duymaz. Monarşi meşrudur çünkü monark ve cemiyetin kalanı var olmaya devam etmektedir. Monarşi fıkhî veya itikadî metinlerdeki alenî atıflara muhtaç değildir çünkü bu iki metni var eden saha da dinin ancak bir veçhesini temsil eder. (Siyasî saha da dinin bir veçhesidir.²) Dinî meşruiyeti elde etmek dinin herhangi bir veçhesinin görünür icazetnamesini almakla olmaz, insan zihni ve dinin farklı veçheleri mutlak metafiziği asla kuşatamayacağı için ancak manevî zümrenin (ekseriyetle alenî olmayan) kabulüyle An’aneye dahil olan bir şey meşru olabilir.³ Zaten monarşi gibi neredeyse ezelî bir konseptin An’aneye sonradan dahil olmasından söz etmeye de aslında gerek yoktur. Buna metnin sonuna doğru tekrar geleceğiz. Şimdi İslamcılığı merhaleleri ve biçimleri üzerinden ele alalım.
İslamcılık bütün dinî özcülükler (bilhassa kuzeni olan Protestanlık) gibi sürekli bölünmeye mahkûmdur. An’anenin pek çok rengi ve mahallî unsuru barındırması modern dindarlar tarafından dini muhafaza etmenin önünde bir engel sayıldığı hâlde An’anevî dinin bir bütün olması fakat özcü cemiyetin hemen parçalara ayrılması gülünçtür, bununla beraber aslında hiç de garip değildir. İnsan zihninin (en büyük manasıyla) varlığı kuşatamayacağına zımnen karşı çıkılması sebebiyle dinin de hudutları belirli bir kanunname şeklinde anlaşılması, tüm ferdî zihinler adedince dinin var olması manasına gelir. Yani eğer işlenmemiş ve herkeste mevcut bulunan hâliyle akıl, tüm varlığı ve dolayısıyla dinin taalluk ettiği her şeyi kavrayabiliyorsa din de her ferdin zihninde bütün hudutları belirlenmiş bir şekilde var olabilmelidir. Ancak bu mümkün olmadığından, ortaya çıkan netice en şahsî ve tâlî tasavvurlarla dolu sayısız din anlayışıdır. Bu durmak bilmeyen parçalanma ve çoğalma hâli, İslamcılığın niçin yalnızca siyasî şartlar el verdiği müddetçe insan gruplarını bir araya getirebildiğini de izah ediyor. İslamcılığın tüm biçimleri, belirli otoritelerin etrafında bir araya gelmiş ve her zaman aktüel şartlara esir bulunan grupların terekeleridir. Hâlbuki sistemli bir fikir, içtimaî ve siyasî şartlara ne denli aykırı olursa olsun nazarî sahada var olmaya devam edebilir.
İslamcılığın ilk merhalesi, Batı karşısındaki “mağlubiyetin” sebep olduğu aksiyoner tavra tekabül eder. Bu merhalede İslamcılık, askerî ve siyasî mağlubiyet karşısında modern bir dil inşa eden kimseler eliyle tarih sahnesine çıkmıştır. Her ne kadar bu kimseleri fert fert mazur görmek isteyenlerimiz varsa da bu merhaleyi siyasî bir mecburiyet olarak meşru görmek doğru değildir. Yazının başından buraya dek İslamcılığı siyasî bir hareketten ibaret görmediğimiz anlaşılmış olmalı. İslamcılığın ilk merhalesini siyasî ve askerî mağlubiyetlerle izah etmek isabetliyse de mesele burada kalmamış ve çok kısa bir zamanda dinî özcülük (Belki de bir İslam Protestanlığı) doğarak pek çok insanı tesiri altına almıştır. Bu ilk merhaleyi bugün İslamcılık dendiğinde ilk akla gelen isimlerin yetiştiği, Müslüman memleketlerdeki şehirli elitin yok olduğu ve köyden kente göç hareketlerinin şehirlerin maneviyatını tahrip ettiği ikinci bir merhale takip etmiştir. Bu merhale tüm İslam dünyasındaki din anlayışını korkunç miktarlarda modernize etmiş, An’anevî müesseselerin meşru temsilcilerinin görünürlüğünü ortadan kaldırmıştır. Bu sebeple Türk İslamcılığında geçmişe yapılan atıfların ekseriyetle An’anevî olanı ıskaladığını ve yalnız hakikî Osmanlı köyleriyle pek alâkası kalmamış köy hayatını işaret ettiğini görüyoruz. Türkiye’nin vaktiyle fikirlerini ithal ettiği Mısır ve Hint menşeli İslamcı yazarların Türk alternatifleri, bu hatalı mazi tasavvuru ve kimliğe dair mütereddit bir kavrayıştan (ve belki de siyasî engellerden) ötürü klasik İslam literatürüne ikinci merhale boyunca yabancı kalmışlardır. İkinci merhale hususunda şuna çok dikkat etmek gerekir: İster Mısırlı ve Hint ister Türk yazarların eserleri tesirli olmuş olsun, ister modern tarikatler ve cemaatler ister siyasi partiler içerisinde ifade imkânı bulmuş olsun İslamcı hareketler daima özcülüğü muhafaza etmişlerdir. Yine bu merhalede İslamcılığı anlamak cihetinden çok mühim bir tasavvurun iyice yerleştiğini görürüz. İslamcılığın ilk merhalesinde başka bir muhatap tasavvur edilemeyeceği için aksiyona davet edilenler tüm Müslümanlardı. Bu, aksiyonun farklı biçimlerinin farklı zümrelere paylaştırıldığı kadim ve fıtrî cemiyete tamamen muhalif olsa da An’anevî müesseselerin bakiyelerinin gücü sebebiyle zümre idraki kısmen muhafaza edilebilmişti. Müslüman dünyanın giderek demokratikleştiği ikinci merhalede ise İslamcıların muhataplarını tüm Müslümanlar olarak kabul etmeleri, Liberal dünya vatandaşı gibi kimleri ihtiva ettiği tam olarak tespit edilemeyecek fakat asla ihtiva ettiği zannedilen herkesi ihtiva edemeyecek bir insan tipine hitap edilmesi manasına geliyordu. Tam bu noktada itikadî ve ahlakî olan ile siyasî olan da birbirine karışıyor, İslamcı yapıların günlük hadiseler karşısındaki tercihleri Müslüman olan herkesin yapması gerekenlerle yer değiştiriyordu. İslamcılık sistemli bir fikir yahut ideoloji olmadığından bugün de Müslüman adlandırması İslamcılara bir kimlik vehmi temin etmektedir. İslamcılık hitap ettiği Müslümanları aynı sosyo-politik noktada yer alan yekpare bir cemaat olarak hayal etmek zorundadır, İslamcıların gelip geçici vakalar karşısında modern ve özcü saiklerle aldığı tavırlar Müslümanların yapması gereken şeyler olarak takdim edilir. Ne var ki din asla bir ideoloji olmadığından modernitenin kaygan zemininde bir dine mensup bulunmak insanların bir adım sonraki siyasî ve içtimaî hareket tarzlarına dair hiçbir katî şey söylemez. Nihayetinde sistemli bir fikir yahut ideolojinin eksikliği, tüm Müslümanlardan her müstakil mesele için aynı tavrın beklenebileceği itikadıyla görmezden gelinir. Bu son derece demokratik ve ferdiyetçi anlayış dini de İslamcılığın sayısız biçiminin ve devamlı yenileri ortaya çıkan İslamcı yapıların aktüel muvaffakiyetlerinin insafına bırakır.
İslamcılığın üçüncü merhalesi ilk iki merhaleyi yer yer tenkit ettiği ve bugün en güçlenmiş İslamcılık biçimlerini doğurduğu için hususî bir dikkati hak eder. Bu merhale, internet gibi imkânların büyük tesiriyle klasik eserlere erişebilmenin ve milliyetçiliğin bir neticesidir. Üçüncü merhale Türkiye’de ikinci merhalede şekillenen biçimleri büyük miktarda zayıflatacak siyasî imkânlara kavuştuğundan bu merhaleyi ele alırken bir 21. yüzyıl Türk İslamcılığını da tavsif etmiş oluyoruz. Bununla beraber bu merhalenin doğuşunda millî bir karakterden ziyade yine Batı’da ortaya çıkan bir “yenilik”, yani evvelce İslam literatürü hakkında insanları şüpheye düşürmeyi misyon edindiği zannedilen Oryantalizmin 21. yüzyılda bu kötü huyunu bir kenara bırakarak yalnız sosyo-politik bir hattı merkeze almış görünmesi tesirli olmuştur. Şer’î ve kültürel İslam literatürünün Batılı akademinin ve onun hâmilerinin alâkasını artık daha az uyandırması 20. yüzyılda akademiye intibak etmiş Müslümanlar için bir illüzyona sebebiyet vermiştir. Bu merhalede modern akademik ifade biçimlerinin önceki yüzyıllardaki “kötü niyetli” Oryantalizmden ayrıldığı hissi uyanmıştır. Nitekim An’anevî müesseseler gizlendiği için klasik literatürü tanımanın tek görünen yolu aslında modern akademiye yaslanarak klasikleri okumaktı. Fakat klasik literatürü zahiren tanımak An’anevî âlemi tanımak manasına gelmediği gibi, modern noktainazarlarla klasik literatürü hakikaten tanımak da mümkün değildir. İlim tasavvuru önceki asırlarda o denli zahirî bir hüviyete bürünmüştür ki 21. yüzyıl İslamcıları akademiyi hiç garipsememişlerdir. Okunan metinler klasik metinler olsa da bu merhale modern olmayan bir okumaya fırsat vermemiştir. (Bu noktada Oryantalist mirası devam ettiren modern çalışmaların epeydir Batı’ya gitmeğe gerek kalmadan Müslüman memleketlerinde en dinî iddialarla da yapılabilir hâle geldiğini söyleyelim.)
Milliyetçiliğin muhtelif siyasî ve içtimaî sebeplerle İslamcılığı tesir altına alması da klasik literatürü okumak için İslamcıları teşvik etmiştir. Artık millî kimliğin bir parçası sayılan kadim müktesebat anlaşılmak istenmiş, “ecdadın” meşgul olduğu işlerin mahiyetini anlama arzusu uyanmıştır. Milliyetçiliğin en temel hatası elbette burada da karşımıza çıkar: Milliyetçilik kendini nispet ettiği geçmiş insan gruplarında kendi modern millet tasavvurunun mevcut bulunmadığını yok sayar. Hâlbuki An’anevî âlemde milletler tabiattaki nebatî unsurlar gibidirler, bunların coğrafyaya ve müşterek hususiyetlere nispetleri mutlak değildir. Bir ağaç cinsinin yetişmesi için münasip yerleri kestirebiliriz fakat yetiştiği sahanın hududunu keskin hatlarla çizemeyiz, bir ağaç cinsinin meşrebinden bahsedebiliriz fakat aynı cinsteki her ağacın tamamen aynı olduğunu söyleyemeyiz. Kaldı ki insan cinsleri ağaç cinslerinden çok daha karmaşık ve iç içe geçmiş hâldedir. Kadim insan her şeyden evvel mahallî bir idrake sahipti, hayatının mekâna taalluk eden meselelerini bir dünya haritasına atfen düşünmüyordu. Kadim insan cemiyete baktığında bir hiyerarşiler silsilesi görüyordu, farklı zümrelere mensup insanların farklı meşreplerini hemen fark edebiliyordu. Elitin ve hiyerarşinin meşru surette var olduğu fıtrî bir cemiyet, modern millet gibi bir tasavvur olmaksızın gerekli asabiyeyi temin edebilir. Zaten modern milliyetçilikle hedeflendiği üzere asabiyenin tüm fertlere yayılması gibi bir şey lüzumsuz olduğu kadar imkânsızdır da.
Tarihte şimdiki tasavvur üzere mevcut ve varlığının şuurunda bulunduğu farz edilen millet, herhangi bir nesne kendisiyle eşleştiği takdirde o nesneyle alâkadar olmak için meşruiyet sağlayan mukaddes bir kaynak hâline gelmiştir. Bir Osmanlı âlimi yalnızca bizden olduğu için dikkati hak eder, eserleri millî sayıldığı için mühimdir. Görüldüğü gibi bu zihniyette modern millet neredeyse metafizik umdelerin yerini almıştır. Yine bu sebeple mezkûr âlimi doğru anlamak da imkânsız hâle gelmiştir. Anakronizm sadece meşru değildir, tüm modern milletler tarafından yapıldığı için milletlerarası rekabet cihetinden mecburîdir.
İslamcılığın üçüncü merhalesi, adeta İslamcılara İslamcılığın artık aşıldığını ilan ediyor. Günümüz İslamcıları seleflerini tenkit edebilmenin ve klasik İslam literatürüne erişmenin gururu içindeler. Bilhassa Türkiye’de bu merhale, arayışın nihaî maksat sayılmasını beraberinde getirmiştir. İslamcı ütopyanın artık nasıl bir şeye benzeyeceği öngörülemiyor. Eski hatalar aşılmış olduğuna göre (!) mütemadiyen bir ilerleme kaydedildiği kabul ediliyor. Özcülük varlığını tamamen muhafaza etse de bu özün ne olduğunu tespit edememek bile artık bir zaaf değil. Gençliklerindeki aksiyoner tavrı gülerek yad edenler için “Tanrı tarafından vaat edilmiş” bir fikrî sistem var ancak bu sisteme kavuşup kavuşmamak da mühim değil. Mühim olan tek şey arayışta olmak ve bir şeyler yapıyor görünmek. Şu var ki bu müstakbel sistemin millî bir sistem olacağı, ayrıca daha önce benzeri görülmemiş bir şey olarak tarih sahnesine ilk kez çıkacağı kabul ediliyor. Bu sistemin yüz yıldan fazla bir zamandır doğmamış olması siyasî imkânsızlıklarla izah ediliyor. Gitgide daha da atomize olan ve hiçbir şey için irade gösteremez hâle gelen cemiyetten yarım kalmış bir düşünceyi tamamlamalarını beklemenin abesliği bir yana, ferdiyetçiliğin nihaî neticesi olan aynılaşmak karşısında sistemli fikirler bile mukavemet gösteremezken İslamcılığın hayattan yana diğer zamane insanlarınınkinden farklı hiçbir arzusu bulunmayan mensuplarının sistem içerisinde erimeyeceğini zannetmek için herhangi bir sebep yoktur.
İslamcılığı bu şekilde kabaca üç merhaleye ayırmak, Ruh Aristokratının İslamcılığın tüm merhale ve biçimlerinden ayrıldığını daha iyi anlamayı temin edecektir. Ruh Aristokratı için An’anevî zihniyet erişilemez değildir çünkü muhafaza edilmiş kadim konsept ve formların suretini manasından ayrı görmeyerek bunları kaynağından öğrenme gayretindedir. Nitekim madde ve mana arasındaki ikilik mevhum bir ikiliktir, madde mananın daha kesif bir hâlinden ibarettir. Kadim biçim muhafaza edilmediği takdirde mana da muhafaza edilemez. Kadim biçim aktarılmadığı takdirde yerine bir şey konamaz, sıfırdan vazedilmiş biçimler ve müesseseler ulvî umdelere bağlı değildir. An’anevî âlemin bakiyelerinden bir unsur yok olursa bunu zahirî gayretlerle geri getirme ihtimâli yoktur. Ruh Aristokratı modern gelenekçiler gibi tarihî tecrübenin bir kısmını uzaktan seyretmez, o bizzat An’anevî silsilenin halkalarından biri hâline gelir. Formları terk edenlerse klasik literatürden istedikleri kadar fal baksınlar, bu silsileye dahil olamayacaklardır.
Ruh Aristokratının modernlerden farklılaştığı şu düşünme tarzı, İslamcılığa da tamamen zıttır: Ruh Aristokratı cemiyeti de tabiatın her unsuru gibi, bir biçime sahip olarak tasavvur eder. O, arkeolojik spekülasyonların anlattığı mağara hikâyelerinden hareketle günlük tecrübelerin yoktan var ettiği bir cemiyete yani vahşîlerin ehlîleştiğine inanmaz. Cemiyet kadimdir. Bundan ötürü cemiyetin kadim biçimiyle muhafazası, insanın var olmasının tek fıtrî yoludur. Cemiyete dair bazı modern planlamalar hakikaten rasyonel olabilir; ne var ki rasyonel olanı, terkibindeki pek küçük bir unsur olarak taşıyan cemiyet bu şekilde idare edilemez. Cemiyetin fıtratındaki pek çok unsurun ahenkli bir şekilde işleyebilmesinin tek yolu kadim olanın muhafazasıdır. Cemiyetin biçimine açılan savaş, cemiyetin kendini muhafaza etmek gibi en mühim bir mekanizmasını ortadan kaldıracaktır ve bugünün kapitalist dünyasında olduğu gibi insanların ekseriyetini ve nihayet tüm cemiyeti tehdit edecektir. Ruh Aristokratı, cemiyetin bir biçime sahip olduğunu bildiğinden kadim cemiyetin unsurları olan konseptleri idrak eder ve cemiyeti konseptler üzerinden anlar. İslamcılık kadim konseptlerin yerini modern konseptlerin almasını, İslam’ın her asra hitap etmesini (pek zorlama bir teville) sebep göstererek umursamamış ve uydurduğu kimliğin modern müesseselere adaptasyonunu en büyük muvaffakiyet saymıştır. Oysaki modern konseptlerin galip geldiği cemiyetler asil olana düşman kesilerek -modernliğin evvelki merhalelerinde uydurulan değerler de dahil- tüm değerlerden sıyrılmaya mahkûmdurlar. Modern konseptlerin tamamıyla reddi olmaksızın herhangi bir değer adına hareket etmek, günün sonunda olmasa da en iyi ihtimalle asrın sonunda beyhude bir gayrettir. Çözülme bir kez başladı mı sonuna kadar devam eder. Mesela aile, ancak An’anevî âlemden kaldığı için var olmaya devam etmektedir. Cemiyetin aileyi yitirdikten sonra onu tekrar ortaya çıkarması mümkün değildir. Dal nasıl bir ağacın cüzüyse aile de cemiyetin bir cüzüdür ve cemiyet var olduğundan (yani aslında tespit edemeyeceğimiz, mecazen ezelî bir zamandan ve ilahî kudretin tayininden) beri onunladır. Ailenin moderniteyle beraber uğradığı tahribat en başından beri artarak devam etmiştir, yani aile moderniteye rağmen hayatta kalabildiği kadar vardır. Tüm faziletler, asil değerler ve teamüllere bakıldığında hepsinin An’ane’nin bakiyesi olduğu anlaşılacaktır. Bunların ortadan tamamen kalktıktan sonra modernite tarafından geri getirilmesi vâki değildir, olamaz. Tüm bu konseptlerin modernite içerisinde şimdiye dek var olmaları zehirlenen bir hastanın vücudundaki zehirle beraber hayatta kalmasına benzer. Zehir vücuttan atılmadıkça vaziyet ne iyiye gidecek ne de aynı kalabilecektir. İslamcılık ve diğer modern sağcı hareketler, hastanın şimdiye nispetle daha sağlıklı olduğu bir maziye hasret çekiyorlar. Hasret çektikleri bu hâllerin sıhhatten de daha iyi olduğuna ikna edilmişler, fakat zehrin tabiatında tesirini arttırmak olduğunu yani hastalığın yol açtığı herhangi bir hâlin fazla uzun sürmeden yerini daha kötüsüne bırakacağını görmüyorlar.
Bugünün dünyası Ruh Aristokratına harekete geçmesi için belki de son fırsatları sunuyor. Her geçen gün bazı kadim biçimler yitirilmektedir. Ortaya hakikî bir irade konmadığı takdirde bizden sonraki nesil için maalesef bizim gayretlerimizi takdir edebilecek kadar bir izan bile kalmayacak gibi görünüyor. Evet, asalet modernitenin başından beri taarruz altındaydı fakat önceden kendisine saldırılan ve saldıran arasındaki fark barizdi. Bugünse soysuzluk ve umdesizlik her yeri öylesine kuşatmıştır ki asaletin bir parodisi hâlini almaya başlamıştır. Kendini An’anevî olandan ayırarak mücadele veren modernite, kendini An’anevî olanın karşılığı olarak takdim eden moderniteye kıyasla elbette daha zararsızdı. Dinî özcülük dini temsil makamındayken din nasıl ancak bir ateizm olarak var olabilirse diğer sahalarda da parodiler asıllardan eser bırakmayacaktır. Hayat gitgide daha boğucu hâle gelecek, süflî olan kendisini ulvî olanın makamında zannederek küstahça davranacaktır. Yalnızca ortaya konacak doğru bir irade, bizim evvelki devirlerin kahramanlarıyla aynı insan cinsinden olduğumuzu göstererek, ömür nakdini boşa harcamaktan bizi kurtarabilir.
¹ Celâyir hükümdarlarına yazdığı kasidelerin yüksek seviyesi sebebiyle Hâce Selmân-ı Sâvecî Hazretlerinin isminin edebiyatta bir mazmun hâline geldiğini ve çok iyi şiir söylemek manasında “Selmân ü Zahîr (-i Fâryâbî) olmak” dendiğini hatırlayalım.
² Modernite gibi büyük bir anomali baş göstermediği müddetçe dinin veçhesi olmayan bir sahadan da söz edilemez.
³ An’aneye her şeyin dahil olmasını mümkün zannedenleri An’anenin/Tradisyonun ne olduğunu Büyük ârif René Guénon’un eserlerinden öğrenmeye davet edelim.