An’anevî Taassubun Faziletine Dair

An’anevî Taassubun Faziletine Dair

Ahmed Müştekî

Sayı 06

29 Temmuz 2026

Modernlerin hatalı tasavvuruna göre -en bayağı manasıyla- insan zihni tüm varlığı ihata edebilmelidir. Daha doğrusu tüm varlık en bayağı insan zihninin dahi kavrayabileceği bir şey olmalıdır. En şüpheci modern için bile böyledir, varlığın hakikati (bu hakikat mutlak bir meçhullük olsa da) her insanda bulunan türden bir zihinle idrak edilebilirdir. Bu hatalı ön kabul elbette modernliğin alametifarikalarından olan başka bir hataya, yani insan zihninin varlığın dışında olduğu (yahut varlığı dışarıdan müşahede edip kavrayabilir mahiyette olduğu) fikrine istinat eder. Varlığın dışında bir zihin tasavvur etmek ise varlığı tahdit etmenin yanında iki unsur meydana getirir. Bunların ilki ve aktif olanı kavrayan zihin, pasif olan ikincisi ise kavranılan varlıktır. Kartezyen noktainazara yapılan tenkitler bu ikili arasındaki aktiflik ve pasiflik kabulünü tersine çevirmiş gibi görünüyorsa da esasında zihnin failliğine en çok karşı çıkan nazariyeleri dahi sahiplenmek zihnin failliğini gerektirmekte ve zihnin faaliyetini ispat etmektedir. İnsan zihni bir kere An’anevî varlık tasavvurundaki yerini yitirdi mi ortaya çıkan ikiliğin tamiri imkânsızdır. Bir kimse kendisini modern manasıyla ferdiyet içerisinde saydığı hâlde tüm amellerinin dışarıdan tesirle şekillendiğini iddia ediyorsa samimiyetinden şüphe duymak gerekir.

An’anevî varlık anlayışının özünü teşkil eden varlık merhaleleri tasavvuru ise modern zihnin en yabancı olduğu şeydir. Modernlere göre insan varlık sahasına giren ve aralarında hiçbir hiyerarşi bulunmayan (hepsi aynı “miktar” ve şekilde var olan) şeyleri bu şeylerden tecerrüt edebilen zihniyle teker teker kavrar. Ne var ki hakikatin bayağı insan zihni tarafından kavranabilir olduğunu kabul etmek fakat varlığın muhtelif merhaleleri demek olan varlık hiyerarşisini kabul etmemek tuhaf bir vaziyettir. Çünkü bunun neticesinde varlığın hakikati hem onu arayan zihin tarafından muhakkak kavranılabilecek bir şey addedilir hem de bilmek fiilinin kendisi her bir müstakil varlığın her bir müstakil hâline dair spesifik malumatları teker teker toplamaktan ibaret sayılarak varlığın hakikatini bilmek kişi için tamamlanması imkânsız bir vazife hâlini alır. Yani küllî bir ilimden bahsetmek imkânsız hâle geldiği için varlığa dair ilim her biri aynı değere sahip sayısız malumatın bir araya gelmesinden ibaret kalır. Fakat diğer taraftan varlığın hakikati, modernlere göre varlığın hududu dışarısında kalan tek şey (zihin) tarafından kavranılabilmelidir. Nitekim tanımak farklılığı gerektirir ve geriye varlıktan farklı bir şey olarak yalnız zihin kalmıştır. Bu yüzdendir ki bu vaziyet (varlığı kavramanın pratikte imkânsız ama teoride mümkün ve hatta belki mecburî oluşu) modernleri varlığın tamamını ya da bir kısmını topluca izah edecek kaideler aramaya sevk eder. Modernitenin başından beri bu izahları yapmak iddiasıyla meydana getirilmiş ve birbirini takip eden pek çok nazariye doğmuştur. Ancak bu nazariyelerin hepsi mezkûr hataların esiri bulunduklarından yapılan izahların hakikî manasıyla küllî meseleleri teğet geçmesi mukadder olagelmiştir.

Diğer taraftan hiyerarşinin yok olduğu bir varlık tasavvuruna sahip yığınlar, insanın tüm faaliyet sahalarında terekeler meydana getirmiş ve bu terekelerin her tarafı kuşatmasının sebep olduğu “yorgunluk” küllî meselelere duyulan sahte alâkayı da nihayet azaltmıştır. İnsan hayatının her noktasında pek çok sesin duyulur hâle gelmesi teorik sahalarda iddialı kişilerin de melekelerini yıpratmıştır. Zaten insan varlık karşısındaki yegâne öteki olarak başıboş bırakılmışsa varlığa dair bir şeyleri izah edebilenlerle edemeyenlerin arasında pek de bir fark kalmaz. Bu bakımdan modern entelektüelin entelektüel olmayan kimselere fâik olmasını gerektirecek hiçbir sebebe kendisi tarafından da inanılamayacağını söylemeliyiz. Entelektüelliğin ardındaki tek motivasyon sıklıkla söylendiği gibi bir öğrenme açlığı ise “öğrenme tokluğu” en azından bir mahrumiyetten azade olmayı ifade etmez mi? Bir insan zaafı sebebiyle yükselemez, bu açıktır.

Modern entelektüel toplayabileceği her müstakil malumata muhtaçtır, bunlar arasında bir fark gözetemez. Gerçi hakikati neredeyse bir bütün olarak kavrayabilmesi gerektiğine inanır ancak elindeki -en nihayetinde- müstakil malumatların bir araya getirilmesiyle inşa edilmiş bir şeydir, başka türlü olamaz. Bu yüzden taassup karşısında korku duyar ve mutaassıba düşmanlık besler. Kendisi gibi biri nasıl olur da hepsi aynı ehemmiyetteki malumatlar içerisinden bir kısmına razı olup diğerleri hakkında da hüküm vermeye kalkabilir? Ortada herkes tarafından kavranılabileceğinden emin olunmasına rağmen daima inşa edilmesi gereken bir hakikat vardır. Bu inşa zarureti modern entelektüelin can suyudur ancak bugün her türden insanın zihnini işgal ettiği de inkâr edilemez. Şimdilerde bazı dinlere mutlak bağlılık iddiasındaki ham softaların bile hakikat hakkındaki iddialı konuşmalardan memnun olmadıklarını görebiliyoruz.

Bugün taassuptan uzak bir entelektüel olmak bize ilimle alâkadar olmanın yegâne yolu olarak takdim edilmektedir ki bizce taassubun kaybı ilimle hakikaten alâkadar olmaya mânidir. Ne var ki modern misallerini gördüğümüz tarzda bir entelektüellik aleyhtarlığını tasvip etmiyoruz. Bugünün entelektüellik aleyhtarı tavırları da son derece hatalıdırlar. Bu tavırların yakınımızdaki misallerine baktığımızda mevcut entelektüel tasavvurun sebebiyet verdiği kaosu cehaleti ilimden üstte sayarak izale etmeye çalışmak gibi abes bir gayretten başka bir şey göremiyoruz. Oysa sıhhatli bir zihin ilmin cehaletten yüce olduğunu asla inkâr etmez. İlim düşmanlığı ile doğru bir yere varmayı bekleyemeyiz.¹

Asıl mesele varlığın hakikî ilmine yönelmek ve her şeyi yerli yerine koymaktır. Bu ilim bize An’ane ile aktarılmış olup insan, varlığa dair bu gerekli tasavvuru doğduğu dünyada hazır bulur. Bizim noktainazarımıza göre ne insan zihni varlığın dışındadır ne de cemiyet ve An’ane tabiattan ayrı şeylerdir. İnsan yaşamak için tabiatın diğer unsurlarına nasıl muhtaçsa An’aneye de öyle muhtaçtır. An’aneden ayrılan bir cemiyet ayakta duruyorsa bu ancak An’anenin bakiyeleri sayesindedir. Yeni doğan bebeğin beslenmek için yetişkinlere ihtiyaç duymasıyla birinin varlığa dair doğru tasavvuru elde etmek için bunu kendisine aktaracak kişilere ihtiyaç duyması arasında pek de fark yoktur.

Fıtrî insan için hakikatin yol haritaları bellidir. Herkes hakikate mutlak manada ulaşanlardan olamaz, hatta insanların pek azı bunu başarabilir. Fakat varlığa dair ilim hususunda insan başıboş bırakılmamıştır ve kişi haritasını gördüğü bu doğru yolda bir adım dahi ilerlemekle bahtiyar olur. An’aneye intisap eden bir kişi (An’aneye olan aklî ve hissî bağlılık hakkında intisap tabirini kullanmak isabetli olacağı için böyle ifade edelim.) kendisindeki eksiklikler sebebiyle hakikate yahut varlığa eksiklik isnat etmeyecektir. Kendi karanlıklarının hakikatin nurunu söndürebileceğini düşünmeyecektir. O, hakikate erenlerin ve bu kişilerinin eserlerinin feyzini umarak yaşar. Ne olamadığını idrak etmenin de pek kıymetli olduğunu bilir. An’aneye intisap etmiş kişi için hakikat inşa edilmesi gereken bir şey değildir. Bu kişi hakikatin doğru tasvirini ve hakikate giden yolu An’anede hazır bulmuştur. Bu sebeple her malumata muhtaç hissetmez, en küllî ilme ulaşmaya gayret eder. Bir An’aneye intisap etmeyen kimseler pek çok fikirlerinde isabet etmiş olsalar da hakikatin inşa edilecek bir şey olduğunu varsayan diğer herkes gibi her müstakil mesele karşısında içtihatta bulunmak zorundadırlar. Yani onlar da aslında nicelik sahasında esirdirler. An’ane ise müntesipleri için her sahada yol göstericidir.

An’aneye intisap ettikten sonra eğer gerekli müesseselere ulaşma imkânı mevcutsa varlıkla alâkalı en hakikî ilme doğru giden bir tür “ilim öğrenmek”ten söz edebiliriz ki bu pek az insan için mümkündür. Lâkin An’anenin tüm mensupları varlığa dair doğru tasavvuru edinmenin akabinde doğru ve güzel hâllerini takviye edecek ilimlerden diledikleri kadar istifade edebilirler. Temel tasavvurlardaki taassup bu kimselere içinde bulundukları âlem için bir kullanma kılavuzu takdim eder.

Son olarak meseleyi biraz daha mücessem hâle getirerek muhatabım bulunan Ruh Aristokratlarına yol göstermek istiyorum. Bugünün kaotik ilim anlayışının bize dayattığının aksine bir şey hakkında hüküm vermek “fazla iddialı” değildir. Ancak her mevzuun sonsuz şekilde ele alınabileceğini ve en ehemmiyetsiz mevzuun bile muhtelif şahısların fikrî mesaileri neticesinde pek çok malumata işaret eder hâle gelebileceğini göz önünde bulundurduğumuzda kanaatlerimizin sarsılmasını istemediğimiz yerlerde dersimize iyi çalışmalıyız. Şimdiye dek itimat ettiğimiz peşin hükümler ve methe lâyık yanlarını zikrettiğimiz taassup, insanı ancak kendisine lâzım olmayan mevzulardan alıkoyduğunda cehaletten muhafaza eder. Yoksa bunlar tek başlarına bir mana taşımazlar.

Dikkat dağınıklığı ve mecburî angaryaların çokça arttığı şartlarda okumamız gereken eserler hakkında ise şunları söyleyebiliriz: An’ane bize hakikî metafiziği ve onun altında dallanıp budaklanan diğer ilimleri aktarır, hiyerarşiyi gözetmek kaydıyla kişinin meşrebince her türlü An’anevî eserden faydalanması iyidir. Modern eserler ise bize moderniteyi tanıttıkları ve böylece modernitenin sebep olduğu tahribatı aşmak hususunda yardımcı oldukları nispette manalıdırlar. Bu eserlerde hakikatin bizatihi kendisini aramak yanlış olacaktır. Lakin elbette fark etmeden taşıdığımız hatalı tasavvurları anlamamıza vesile olan her eser dikkate değerdir. Mevcut tahribatı gidermek ve sadakatimizi sunmuş olduğumuz metafizik tasavvura münasip şekilde hâlimizi takviye etmek okuma ameliyesini meşru ve lüzumlu kılar. Ruh Aristokratınınki gibi ulvî bir gaye çok temkinli davranmayı gerektirir, umdelerinden sıyrılarak bu ulvî gayenin tahtına göz dikmiş bir öğrenme faaliyeti onu yolundan alıkoyar.


¹ Aslında bazı entelektüellerin kendilerini bir nevi havas addetme âdetlerinin, avamcı bir zihne sahip kişilerin entelektüellik aleyhtarlığının asıl sebebi olduğunu söyleyebiliriz.