Tarihin uzun soluğuna binlerce nefes karışmış, bunlardan bazıları hikmet peşine düşmüş fikirlere âlem içinde bir ses olmuştur. Bu hikmet hasretinin ifadesini gördüğümüz bir mesele de insanın ahlakın muhatap aldığı bir varlık olarak fiillerinin kaynağını idrakidir. Meseleyle ilgili olarak fikrî gelenekler içinde belli tartışmalar olmuş ve çeşitli zaviyelerden belli cevaplar verilmiştir. En nihayetinde klasik felsefe gelenekleri içinde kötülüğün insanın cahilliğinden kaynaklandığına ilişkin cevap hassaten öne çıkmıştır. Buna göre insan bir beden ve aklın bütünlüğünden ibaret olarak bedeninin arzuları tarafından kötülüğe sevk edilir, aklının sahip olduğu irfan ve irade ile bu arzuların eylemine dair olası etkilerini bertaraf eder, iyi olmak için uğraşır. Bu bakımdan cahillik kişinin bedeninin arzularına boyun eğmesi ve bu vaziyete karşı gelecek iradeyi ortaya koyacak irfana sahip olmamasıdır. Nitekim maddî arzular kötülüğü doğurmaya meyyaldir. Sonuç olarak cahillik kötülüğe sebep olur. Bu noktada açıkça belirtilmesi gerekir ki klasik düşüncede irfan insanın kendi kendine ulaşabileceği bir menzil değildir. Tam aksine ancak ilahî olanın tecellisiyle irfana kavuşulacağı ifade edilmiştir. Bu bakımdan aklın kendi kendine keşfedebileceği ya da kurgulayabileceği bir hakikat söz konusu olmamıştır. Öyle ki akıl hakikate giden yolların varlığını ilahî olanın ışığı altında keşfedebilecektir.
Klasik dönemdeki bu fikrî algı toplumsal ahenkte hayatî bir yer tutmuştur. Toplum yönetici kesimlerin dahli olsun ya da olmasın sosyalliğin var olduğu her sahada insanın cahilliğiyle sebebiyet verebileceği uygunsuz olayları önlemek adına sınırlayıcı ve aynı zamanda tekâmül ettirici bir tavır takınmıştır. Bu paradigma içinde insanı arzularına köle edecek yolların örtülmesi ve cahil insanın terbiye edilerek ahlâken kamilleştirilmesi toplum fikriyatında esaslı bir yer teşkil etmiştir. Bu sebeple de toplum içinde ariflere, ilim ehline, ihtiyarlara, zanaatkârlara hürmet gösterilmiş ve bu kimselerin sözlerine itibar edilmiştir.
Bireyin toplum içindeki tekâmülünü mümkün kılan hiyerarşi olgusu da tamamen ilahî kaynaklıdır. Halbuki insan bu hiyerarşiyi tersine çevirecek karanlık cevherleri fıtratında tabiî olarak barındırmaktadır ve ilahî olanla irtibatını kestiği takdirde türlü ifsatların husulüne sebep olabilir. Nitekim moderniteyi inşa eden filozoflar içinde bulunduğumuz maddiyat aleminde bir hakikat sabitesinin olabileceğine ve bunun da ancak akıl ile keşfedilebileceğine ya da kurgulanabileceğine dair inancı taşıyarak hakikate dair ortak bir materyalist zemin oluşturmayı esas bellemiştir. Bu doğrultuda neyin iyi neyin kötü olduğuna kesin şekilde karar vermek de kritik bir amaç olması hasebiyle öne çıkmış, bu amaca vasıl olmak adına belli yöntemler geliştirilmeye çalışılmıştır. Bunlardan öyle bir tanesi vardır ki adeta sorunu kökten çözmüş, ortaya koyduğu paradigmayla sonuna kadar rasyonel olduğunu kanıtlamış gibidir. Thomas Hobbes’un ortaya attığı bu ahlak anlayışına göre tüm bağlamlarından kopmuş doğal hâldeki insan için “iyi” olan kendisine zevk, “kötü” olansa kendisine acı verendir. Bu hususiyet insan olmanın değişmez fıtratı olarak kabul edilmiş ve insanın hayatını korumak, menfaatini azami düzeye çıkarabilmek adına eşit akıllardan neşet eden belli müşterek hukuk normları inşa ettiği söylenmiştir. Yine bu aşamadan sonra hukuk normlarının ihya edilmesi için bir sözleşmeyle bina edilmiş devlet ortaya çıkmıştır. Bu dakikadan sonra insanın ahlaklı olması aklını kullanmak suretiyle başta hukuku sürdürecek devlete ve sonrasında uyguladığı hukuka boyun eğmekle mümkün görülmüştür.
Hobbes’un bu argüman silsilesine baktığımızda görmemiz gereken en net husus baştaki önermeyi kabul ettiğimizde sonraki önermelere karşı argümanla gelmenin pek bir fayda etmeyeceğidir. Zira Hobbes gerçekten de rasyonel ve tutarlı bir argümantasyon kurgulamıştır. Bundan ötürü baştaki aksiyoma odaklanmak ve epistemolojiyi tartışmak esas meselemiz olmalıdır. Hobbes insanın içinde bulunduğu “doğal hâl”in¹ tarihte hiç var olmamış olabileceğini kabul etmekle beraber bir düşünce deneyi içinde doğal hâl var olmuş olsaydı böyle olacağını savunmaktadır. Bu noktada tarihe bakarken dikkatli davranmak gerekiyor. Klasik felsefeye göre kozmoloji ilahî olan tarafından kuşatılmıştır. Bu bakımdan toplumsallığın kaynağı diğer her umde gibi ilahîdir ve “doğal hâl” toplumun içinde bulunduğu kadim düzenin kendisidir. Moderniteyle beraber ilahî olanla bağlantısını kaybetmiş insanlıksa kendisini gerçekten de Hobbes’un tarif ettiği doğal hâlde bulmuştur, toplumsallığın en baştan kurgulanması gerektiği hâlde. Bu bakımdan Hobbes’un ortaya koyduğu metot toplumsallığın hakikatini açıklamak şöyle dursun toplumsallığı kendi başına yaratmak zorunda kalan insanlık için bir kılavuz hâline gelmiştir. Diğer bir deyişle Hobbes aslında kendini gerçekleştiren bir kehanete imza atmıştır. Bununla beraber hayatî bir hatada bulunup buna doğal hâl adını vermiştir. Hâlbuki tam tersine bu yapay olandır, Hobbes’un kurgusundan başka bir şey değildir.
Sınırları net biçimde çizilmiş bu rasyonel kurgu, etik alanında pozitivist bir kesinliğe ulaşma arzusuna hizmet etmiş ve etkisi farklı sahalara sirayet etmiştir. Ortaya koyduğu “başarı” da pozitivist bakış içinde tutturabildiği rasyonel yol sayesinde olmuştur. Takip eden yüzyıllarda ortaya konmaya çalışılan iktisat bilimiyle bu görüşün kapsamı genişletilmiş ve herkesin kendi menfaati adına çalışmasının tüm toplumun menfaatine olacağı iddia edilmiştir. Birbirini besleyen fikrî gayretler en sonunda sınırsız arzusu olan insanların sınırlı kaynakların bulunduğu dünyada hayatını idame ettirmesini bir kaide kabul ederek hareket etmiştir. Bu bakımdan insanın menfaatini düşünerek hareket etmesinin iktisat sahasında aldığı biçim Hobbes’un ahlakı zevk-acı dikotomisi içinde ele almasından bağımsız düşünülemez. Filozof adeta yeniden kurgulanan toplumsallığın sabitesini belirlemiş ve toplumsallığın faaliyet yürüteceği diğer sahalardaki “hakikatler” de bu şemsiye altında kurgulanacak hale gelmiştir. Bir nevi Hobbes dünyadaki hakikat sabitesini var etme amacına onu inşa ederek ulaşmıştır. Binaenaleyh insanın menfaati için yaşaması modern dönemde hem doğal olduğu hem de kendisinden başka ahlakî bir yöntemin olmadığını kanıksatan bir mevki elde etmiştir. Öyle ki doğa bilimlerinde tutturulmuş pozitivist algı toplumun aksiyonlarına yansıdığı gibi ahlak teorisi de kendisini aksiyonlarla görünür kılmıştır. Adeta uzay araştırmacısı bir topluluğun uzaya roket yollamak adına Newton fiziğini yasa olarak kabul etmesi gibi bir insanın arzularının peşinden koşması da normlaşmıştır. Bu doğrultuda sınırlayıcılık sadece devlet tekelindeki hukuka bırakılmıştır.
Ahlakın modern dönemde nasıl kurgulandığını ve sosyoekonomik sahaya nasıl yansıdığını gördükten sonra anlamamız gereken asıl meseleye gelelim. Bugün bireyler kurgulanmış hakikatlerin tarih boyunca üst üste biriktirildiği bir enkaz üzerinde faaliyetlerini sürdürüyor. Ne var ki -klasik fikrî temayüllerle bağın kopmuş olmasından ötürü- günümüzde ahlak ya dinî metinler üzerinden ya da modernitenin tamamen ortadan kaldırmaya muvaffak olamadığı klasik temayüllerin kalıntılarından çıkarılan postmodern kurgular aracılığıyla sürdürülmeye çalışılıyor. Hobbes’un ortaya koyduğu kılavuz işletilmeye çalışılsa dahi toplumların büyük bir kısmı tarafından bu kurgunun ahlâkın hakikati olarak kabul edildiğini söyleyemeyiz. Daha ziyade kurgu, kapitalist sistem içinde hayatta kalmanın ancak kendisiyle mümkün olması sebebiyle meşru görülüyor. Buna rağmen -iktisattaki arzunun sınırsız olduğu kabulü Hobbesyen anlamda ahlak anlayışıyla bir tezat içinde değilse de- klasik temayüllerin kalıntıları sayesinde bugün menfaat peşinde koşturan, arzularının kölesi olan insanların yaptıklarının hâlen “kötü” olarak addedilebildiğini görüyoruz. Lakin sınırlayıcılık devlet tekeline hapsedildiği için toplumun “ahlaksızlık” olarak görebileceği şeyler legal olduğu sürece bir yaptırıma tabi olmuyor. Yani insanın çok çalışarak bir servet sahibi olması legal olduğu sürece bu hâliyle teoride meşru görülüyor.
Peki konunun servet sahibi olmakla ilgisi tam olarak ne? Bu noktada klasik fikir geleneklerinin taşıdığı irfanın çağımızla alakasını daha net görmeye başlayacağız. Arzularını gerçekleştirmenin “iyi” ya da en kötü senaryoda meşru olduğunu benimsemiş bireyler onları gerçek kılma şartının gerekli paraya sahip olmak olduğunu fark ettiğinde ortaya çıkan durum tüm bireylerin daha fazla servete kavuşmak için gecesini gündüzüne kattığı bir yarışma olur ki buna kapitalizm diyoruz. Bunun ne kadar ahlakî olup olmadığını şahsî zaviyemizden tartışmayı bir kenara bırakalım ve yine kurgunun içinde kalmaya devam edelim. Bu kurguda gerçekliği olmamasına rağmen örtük olarak kabul edilen bir durum söz konusu. İktisatta arzuların sınırsızlığından dem vurulurken hukuk çerçevesi zikredilmiyor ancak örtük olarak kabul ediliyor. Burada dikkat etmemiz gereken nokta şu: Ahlakın hukuk kapsamına indirgendiği durumda hukuka aykırı bir eylemi “ahlaksız” olarak niteleyebilmek için eylemin hukukun görüş alanına girmesi gerekiyor. Bir başka ifadeyle bir hukuk icracısı eylemi gayrihukuki olarak değerlendirmediği müddetçe o eylem ahlaksız olarak tasnif edilemiyor. Bu durumun tabiî sonucu da insanın hukukun gözetiminden kurtulabildiği sürece arzularının peşinden koşmaya devam etmesi oluyor. Bir anlamda insanlar sistemin açığını kendi “yarar”larına kullanıyor. En nihayetinde varılan noktaysa Epstein vakasının yaşananlar üzerinden yıllar geçtikten sonra inkişafı oluyor. Arzuların iyi olarak nitelendirilmesi hukuku var eden öncül mertebesindeyken ortaya konan bozuk hiyerarşide hukuk arzunun altında kalmasına rağmen onu denetlemeye, sınırlandırmaya çalışıyor. Yeterince parayla hukukun gözetiminden kaçılabileceği günümüzde arzuların sınırsızlığı konsepti arzuların sayıca sonsuz olmasının yanında insanın dürtüsel fantezilerinin yaratıcılığına bağlı olduğunu da gözler önüne seriyor. Buna karşın dürtüsel sınırsızlığın önüne konsept olarak paradan başka bir engel konulamıyor. Pratik anlamda ise gördüğümüz gibi para da bir engel teşkil edemiyor. Hukukun caydırıcılığı ahlaksızlığı gerçekleşmeden önce önleyemiyor. Gerçekleştikten sonra da ahlaksızlığın bir yaptırıma muhatap olduğu pek söylenemez. Bir başka deyişle hukukun sahibi olan egemen dahi kendisini arzuların peşinden koşmanın iyi olduğu gafletinde buluyor. Kısacası yalnızca hukuka indirgenmiş bir ahlak anlayışı toplumu pasifize ederek ve kendisine çekidüzen verebileceği araçları ortadan kaldırarak kötülüğün hayat sahasını genişletmekten başka hiçbir şeye yaramıyor. Buradaki iddianın günümüz bireyinin durumuna karşılık gelen diğer yüzüyse çok sert ve bir o kadar da gerçek: Bugün yeteri kadar paraya ulaşmış herhangi bir birey içinde yeni bir Epstein olma potansiyelini tarihte hiç olmadığı kadar çok taşıyor.
Geldiğimiz nokta dehşet uyandırıcı. Arzular çağının pik yaptığı dönemde para da hiç olmadığı kadar her yerde. Böylelikle ahlakî bakımdan da durum içler acısı. Bugün iyilik yapmak dendiğinde dahi akla ilk olarak “fakir”lere yardımda bulunmak geliyor. Bu denli paradan ve ekonomiden gayrı toplumsallık aracı düşünemez hâlde olan bir topluluğun yozlaşmaması için elbette hiçbir sebep yok. İlaveten bu tenkit modern düşünceler içinde daha eşitlikçi tarafta yer alan görüşleri de kapsamaktadır. Devrimlerin birbirini takip etmesi sonucunda belki kitleler için bir sınırlılık hâli söz konusu olacaktır olmasına ancak esas problemler olan maddiyatçılık ve bireyselcilik hâlen çözülmüş varsayılamayacaktır. Bu da demek oluyor ki belki insanlar bir ada satın alıp çocuk tacirleriyle anlaşamayacak ancak ellerindeki imkân izin verdiği ölçüde arzularının peşinden koşmaya devam edeceklerdir. Demek ki artık ahlaksızlık da diğer her şey gibi bir meta hâline gelmiştir ve ne kadar parası varsa insan o kadar ahlaksızlık satın alabilecek durumdadır. Tüm bu dekadansın ortadan kaldırılması adına fikriyatın dönüşmesi elzemdir. Fikriyatın dönüşümünü sağlayacak geçiş dönemine ait formüllerin hazırlanması da bir ön koşuldur.
¹ The State of Nature, Hobbes’un Leviathan adlı eserinde ortaya attığı insanların politik bir iş birliği yapmadan (bir egemenin boyunduruğu altına girmeden) önce içinde bulunduğu “yalnız, fakir, iğrenç, vahşi ve kısa” durum. Buna göre bir egemene boyun eğmemiş her insan doğal hâlde birbiriyle savaşacak durumdadır.