Beyaz Önlüğün Teolojisi

Beyaz Önlüğün Teolojisi

Eyüp Bedri Öztürk

Sayı 04

31 Mart 2026

Beyaz önlüğün modern hayattaki hegemonyası yalnızca bir meslek grubunun yükselişi değildir, yaşamın bütününe sirayet eden yeni bir teolojinin kuruluşudur. Bugün karşımızda duran tıp kurumu, kapitalizmin her alanı piyasaya açan ve her ilişkiyi ölçülebilir faydaya indirgeyen mantığıyla birleşmiştir. Böylece kadim şifa işlevini büyük ölçüde yitirmiş; yerini standartlaştırılmış, endüstriyel ve bürokratik bir denetim aygıtına bırakmıştır. 

Hastalıkların anlamı ve sebebi tarih boyunca sürekli değişmiştir. Uzun yüzyıllar boyunca insan; marazı kötü ruhlara, ilahî gazaba ya da günaha bağlamıştır. Hastalık ahlâkî ve metafizik bir çerçevede kavranmıştır. Antik Yunan’da ise özellikle Hipokrat ile birlikte açıklama sınırları doğa içine çekilmiş, dört unsur ve humoral denge teorisi çerçevesinde beden sıvılarının dengesizliği hastalığın kaynağı sayılmıştır. Modern dönemde mikrobiyoloji ve laboratuvar tıbbı hastalığı görünür kılmış, 1953’te DNA’nın yapısının çözülmesiyle birlikte genetik kod merkezî bir açıklama modeli hâline gelmiş, bir süre için kalıtımsal determinizm güçlü bir söylem üretmiştir. Günümüzde ise epigenetik ve çevresel etkenleri de içeren multifaktöriyel yaklaşımlar, hastalığın tek bir nedene indirgenemeyeceği yönünde geniş bir uzlaşı ortaya koymaktadır. Bu tarihsel seyir ilk bakışta büyüden bilime doğru ilerleyen doğrusal bir rasyonelleşme hikâyesi gibi görünür. Oysa söz konusu süreç sihirden ve dinden kurtulan bir özgürleşmeden değil, sermayedarların yeni bir iktidar alanı oluşturmasından ileri gelmektedir. Tıp metafiziğin alanından çekilirken sermayenin ve bürokrasinin en sadık muhafızlarından biri haline gelmiştir. Ölüm hayatın kaçınılmaz ufku olmaktan çıkarılmış; teknik bir arıza, sistemin başarısızlığı olarak kodlanmıştır. Kuşatmanın bütünlüğünü anlayabilmek için tıbbın ürettiği yapısal yıkımı -yani iatrojenezi- ekonomik, sosyolojik ve psikolojik katmanlarıyla açığa çıkarmak gerekir.

Yüzeysel olandan derine doğru iatrojenezleri kavramak meselenin tarihsel sürekliliğini görmek bakımından mühimdir. Tıbbın en bariz iatrojenezi ekonomik iatrojenezdir. Ekonomik iatrojenezi fark edebilmek için modern devletin tehdit algısındaki yönelimi dikkate almak yeterli olacaktır. Modern devlet başından itibaren güvenliği merkeze alan bir aygıttır; varlığını sürdürmek için dış tehditlere karşı örgütlenmiş, ordular beslemiş, sınırlar tahkim etmiş, savunma kapasitesini artırmıştır. Buna karşılık bedenin içindeki tehlikeler uzun süre bireysel kaderin, talihin ya da sınırlı tıbbî müdahalenin konusu olarak kalmıştır. Ancak 20. yüzyılın ikinci yarısından itibaren tehdit kavrayışında belirgin bir ağırlık kayması yaşanmıştır. Risk artık yalnızca sınır hattında değil, istatistik tablolarında; yalnızca cephede değil, kan değerlerinde ve genetik olasılıklarda aranır olmuştur. Bu dönüşüm yatırım kalemlerinde de okunabilir. 1960’larda ABD’de savunma harcamaları sağlık harcamalarının belirgin biçimde üzerindeyken, günümüzde sağlık harcamalarının yanında savunma harcamalarından bahsetmek abesle iştigal etmeye benzemektedir. Meydana gelen değişim basit bir “ilerleme” hikâyesi değildir. Tehdit ortadan kalkmamış, yalnızca yer değiştirmiştir. Dış düşmana karşı teyakkuz hâli yerini içsel risklere karşı sürekli gözetim ve müdahale hâline bırakmıştır. Ekonomik iatrojenez tam da burada belirir. Sağlık alanı tedavi etmekten ziyade risk kategorilerini genişletip normallik sınırlarını daraltarak kendi ekonomik zeminini inşa eder. Güvenlik mantığı askeri sahadan çekilmemiş, aksine bedenin içine sızarak daha rafine ve maliyetli bir forma bürünmüştür. Bu yeni düzen için sağlıklı birey ekonomik bir durgunluk noktasıyken "teşhis edilmemiş potansiyel hasta" süreklilik arz eden bir tüketicidir. Tıp böylece bireyi henüz gerçekleşmemiş ihtimaller üzerinden piyasaya entegre ederek kapitalizmin insan ömrüne yayılmış en kârlı kuşatma aracına dönüşür.

Son dönemde yükselen uzun yaşam endüstrisi söz konusu eğilimin zirvesidir. Daha uzun yaşama vaadi, daha uzun süre üretme ve daha fazla tüketme zorunluluğunu beraberinde getirir. İroni şudur ki satılan ekstra yıllar çoğu insan için özgürleşme değil, daha fazla emek ve daha fazla bağımlılık anlamına gelir. Kapitalizm ömrü uzatma söylemiyle zamanı gasp eder, insanın yaşam enerjisini finansal sistemin içinde eritir.

Yıkım burada durmaz, sosyal iatrojenez aşamasında tıp hastane duvarlarını aşarak toplumsal yaşamın en mahrem alanlarına nüfuz eder. Sağlık artık yalnızca hastalıkla ilgili değildir; davranış, performans, uyum ve duygu durumu da tıbbî denetimin konusu haline gelir. Bireyin kendi bedeni üzerindeki karar kapasitesi aşındırılırken profesyonel bürokrasi standart belirleyen otoriteye dönüşür. Yaşamın her evresi tıbbîleştirilir, doğumdan yaşlılığa kadar tüm geçişler teknik prosedürlere bağlanır.

Bu vesayet rejiminin en çarpıcı örneği çocukluğun patolojikleştirilmesidir. Doğal hareketlilik, merak ve sisteme uyumsuzluk; performans merkezli eğitim düzenine uymadığı ölçüde bozukluk kategorisine yerleştirilir. Çocukluk enerjisi böylece disipline edilmesi gereken bir sapma olarak görülür. Farmakolojik müdahale yalnızca bireysel bir tedavi değil, toplumsal düzenin sürdürülmesine hizmet eden siyasal bir araç haline gelir. Tıp burada tarafsız değildir; standart belirler, standarda uymayan kişiyi etiketler ve uyumu kimyasal olarak sağlar. Biyolojik müdahale toplumsal mühendisliğin görünmez enstrümanına dönüşür. Böylece sosyolojik iatrojenez açığa çıkar.

Modern tıp insanlığın yüzyıllar boyunca kolektif olarak geliştirdiği yaşlanma, acı çekme ve ölme pratiklerini sistematik biçimde tasfiye eder. Doğum ve ölüm gibi kadim ritüeller steril ve anonim mekânlardaki prosedürlere dönüşür; bu geçişlerin etrafında örülen topluluk bağları, anlam törenleri ve nesiller arası aktarım zinciri kopar. İnsan kendi sonunu bile teknokratik bir sistemin gözetimine bırakır. Ölüm artık hayatın vakar dolu tamamlanışı değil, cihazların başarısızlığı olarak algılanır. Kutsal olan ölçülebilir olana teslim edilirken toplumsal hafıza zayıflar. Kolektif anlam üretme kapasitesi geriledikçe birey acı karşısında savunmasızlaşır ve çözümü yeniden sistem içinde arar. Müdahale talebi böylece sürekli hale gelir, bu talep de iktidarın meşruiyetini besler.

Sürecin daha derin katmanında ise psikolojik iatrojenez yer alır. Modern insanın ölüm ve acı ile kurduğu bağ koparılmıştır. Geleneksel toplumlarda ölüm korkusu vardır ancak bu korku anlam ağları içinde dönüştürülür. Ölüm yalnızca biyolojik bir son değil, varoluşsal bir geçiş olarak kavranır. Modern birey ise anlam çerçevelerinden yoksun bırakılmıştır. Ölüm kaçınılması gereken mutlak bir tehdit olarak kodlanır; acı ve ağrı deneyimlenmesi gereken süreçler olmaktan çıkar, derhal bastırılması gereken hatalara indirgenir.

Yaşamın yalnızca fizyolojik bir süreç olarak görülmediği toplumlarda acı, insanın kendini inşa etme sürecinin bir parçasıdır. Bedensel sızı -yalnızca biyolojik değil- karakter inşasına dokunan bir deneyim oluşturur. Bugün ise en küçük rahatsızlıkta farmakolojik çözüm devreye girer. Ağrı kesici yalnızca sızıyı değil, dayanma kapasitesini de zayıflatır. Anlam arayışının yerini semptom bastırma refleksi alır. Birey her kırılmada profesyonel müdahaleye bağımlı hale gelir, özerkliğini yitirirken bu bağımlılığı içselleştirir ve meşru görür.

Korku ve korunma söylemi üzerinden inşa edilen siyasal düzen yalnızca sağlık politikalarıyla ilgili değildir, doğrudan egemenliğin kimde olduğuyla ilgilidir. Sağlık arıza yokluğu olarak tanımlandıkça insan sürekli gözetim altında tutulacak, kendi bedeni üzerinde söz hakkı olmayan bir nesneye indirgenecektir. Oysa beden, ruh ve acı devredilemez varoluş alanlarıdır. Bu alanların yönetimini profesyonel bürokrasiye ve piyasa mekanizmalarına devretmek, insanın kendi kaderinden feragat etmesidir. Sağlık üzerindeki profesyonel ve endüstriyel tahakküm sorgulanmadıkça özgürlükten söz edilemez çünkü yönetilen bir beden er ya da geç yönetilen bir hayata dönüşür.

Şifa sistemin sunduğu kontrollü esenlikte değil, insanın kendi kırılganlığını sahiplenmesinde ve ölüm dahil olmak üzere varoluşunun sorumluluğunu üstlenmesinde gizlidir. Bu sorumluluk teknik bir mesele değil siyasal bir tutumdur. Bedenimizi ve acımızı bütünüyle uzmanların tekelinden çıkarmak için önce onların büyüsünü bozmak gerekir. Büyü bozumunun asgarîsi tıbbın mucize değil araç olduğunu, müdahalenin kader değil tercih olduğunu, her tedavinin bir risk ve bir değer kararı içerdiğini açıkça konuşabilmeyi sağlamaktır. Kan almanın, temel farmakolojik bilgilerin, basit tanı pratiklerinin toplumdan saklanacak sırlar olmadığını kabul etmektir. Tıbbın toplumsallaştırılması onun küçültülmesi değil; hak ettiği yere dönüşü, ampirik ve yanılabilir bir bilgi alanı olarak algılanmasıdır. Böylece insan, teknik bir nesne olmaktan çıkıp bedeni üzerinde karar veren bir özneye dönüşecektir.