Sosyal Bilimlerin İdeolojik Kökenleri

Sosyal Bilimlerin İdeolojik Kökenleri

Seyfullah Bozkurt

Sayı 04

1 Nisan 2026

Aydınlanma düşüncesinin hakimiyetini tesis etmeye başladığı 17. yüzyılın ortalarından Birinci Dünya Harbinin patlak verdiği 20. yüzyılın başlarına kadar cereyan eden siyasî, iktisadî ve sosyal hadiselerin tümüne dair bütünlüklü bir değerlendirme yaptığımızda “modernite” olarak adlandırdığımız vakanın kurumsal ve entelektüel dayanaklarına dair üç temel sacayağı karşımıza çıkar: İdeolojiler, sosyal bilimler ve toplumsal hareketler. 

İdeolojilerden kastımız muhafazakârlık, liberalizm, Marksizm ve bu üç ideolojiyi temel alan varyasyonlardır. Toplumsal hareketler olarak adlandırdığımız sistem karşıtı modern organizasyonlar ise insan topluluklarını iktisadî sınıflara ayırıp ezilen işçi sınıfı etrafında örgütlü hareket eden sosyalist hareketler ve insan topluluklarını uluslara ayırıp bir ulus kimliği ekseninde bir araya gelen ulusçu hareketlerdir. Burada ele alacağımız kurumsal ve entelektüel dayanak olan sosyal bilimler, bahsi geçen diğer iki sacayağı ile doğrudan ilişkili olup değerlendirmeye tâbi tutulurken onlara referansla anlaşılmaya mecburdur. 

Modernitenin siyaset teorisi üzerindeki tesirleri siyaset felsefesi açısından pek çok yeni yaklaşımın gelişmesine zemin hazırladı. Machiavelli’den Spinozaya, Locke’dan Rousseau’ya hatırı sayılır sayıda filozofun başını çektiği tartışmalar siyaset düşüncesi bakımından göz kamaştırıcı bir üretkenlik döneminin meyveleriydi. Fakat Wallerstein’in ifadesiyle “sosyal düşünce devri” olarak tabir edilebilecek bu dönemde, 19. yüzyılda olduğu haliyle kurumsallaşmış bir “sosyal bilim” fikri asla gündeme gelmedi. Öyle ki Fransız Devrimi akabinde yaşanan köklü yapısal dönüşümlere kadar sayıları oldukça kısıtlı olan üniversitelerde dört geleneksel fakülte olan tıp, hukuk, felsefe ve ilahiyat dışında herhangi bir kürsü bulunmuyordu. 19. yüzyıl itibariyle özellikle de felsefeden kopmalar halinde cereyan eden birtakım yeni kürsülerin ortaya çıkışı, çağdaş anlamda departmanların da tarihsel kökenlerini teşkil etmektedir. 

Burada ele alacağımız sosyal bilim departmanları ekonomi, sosyoloji, siyaset bilimi ve bunlara ek olarak temelleri daha ziyade 20. yüzyılda atılan antropoloji ve oryantalizm olacak. İlk bakışta mezkûr departmanların ortaya çıkışını, modern bilimle beraber doğa bilimlerinin felsefeden ayrılması ve bu ayrılığı müteakiben tikel bilgi sayısındaki göz kamaştırıcı artışın sosyal sahaya da kaçınılmaz bir şekilde yansıması olarak okumak gayet tabii mümkündür. Fakat bu türden bir değerlendirme bazı nüansların göz ardı edilmesine sebep olur. Zira sosyal bilimlerde böylesi bir disiplinleşmeye gidilmesi liberal ideolojinin zaferinden başka bir şey değildir. Bu ideolojik zaferin “bilimsellik” kılıfı ile gizlenmeye çalışıldığının farkına varmak ve hassaten sosyal bilimlerin usûl ve esaslarına dair temkinli bir yaklaşım geliştirmek gerekir. Liberal ideolojinin Braudelci anlamda kapitalist dünya-ekonominin egemenliğini temsil ediyor olması da Marksistlerin bu yeni sosyal bilime şüpheyle yaklaşmasını ve muhafazakârların bu türden bir dönüşüme doğrudan direniş göstermesini açıklar niteliktedir. 

Wallerstein’e göre liberal ideolojinin toplumsal dönüşüme dair iddialarının merkezinde, şu üç sahanın toplumsal dönüşümün gerçekleştiği faaliyet alanları olarak müstakil bir şekilde değerlendirilmesi gerektiği fikri yatar: Piyasayı alakadâr eden şeyleri içeren market, devlet yapısını alakadar eden şeyleri içeren siyaset ve şahısları alakadar eden şeyleri içeren üçüncü bir sosyal kategori. Son kategori her şeyin doğrudan piyasayla veya devletle ilişkilendirilemeyeceği düşüncesine binaen icat edilmiş tortul (residual) bir kategoridir. 

Birinci sahaya dair şeylerin çalışıldığı disiplin ekonomi, ikinci sahaya dair şeylerin çalışıldığı disiplin siyaset bilimi ve son sahaya dair şeylerin çalışıldığı disiplin ise sosyolojidir. Dolayısıyla bu disiplinlerin isimlendirilme tercihlerinden hareketle dahi liberal ideolojinin galibiyetine bir pay çıkarmak mümkündür. Bugün sosyal bilimler olarak üniversitelerde okutulan bölümlerin, en azından ortaya çıkışları itibarıyla liberal ideolojiye hizmet ettiği söylenebilir.

Bu disiplinlerin kurumsal anlamda ortaya çıkışlarında gözlemlenen bir başka ortaklık da büyük ölçüde empirik verilerle çalışılmaya yönelik genel bir temayüldür. Bu temayülün ardında yatan temel sebebin, bilim devrimiyle beraber pozitif bilimlerde nicel bilgi bakımından gerçekleşen ciddi gelişim ve bu doğrultuda temin edilen teknolojik ilerleme olduğu iddia edilebilir. Ancak bu türden bir izah da meselenin aslına temas etmeyip evvelce de bahsettiğimiz ideolojik boyutun göz ardı edilmesine sebep olmaktadır. Nicel verilerin ve insan davranışlarını açıklama iddiasında olan matematiksel modellerin bu disiplinlerde takıntıya varacak düzeylerde kullanılmasının temel sebebi, kapitalist dünya-ekonomiye entegre olmuş devletlerin “değişime” yön verme gayesidir. Bu sayede sosyal değişimin devlet politikaları açısından göğüslenebilir hale getirilmesi hedeflenir ve yeniliklerin, hâkim dünya sistemini içten yıkıcı bir etkiye dönüşmesinin önüne geçilir. Kapitalizmi ayakta tutan tam da budur. Kriz üstüne kriz yaşanmasına rağmen sistem, maharet sahibi iktisatçılar ve politikacılar tarafından revize edilerek ayakta tutulur. Kapitalist dünya-ekonomi olarak tabir edilen bu müesses nizam, her krizden daha da güçlü çıkmasını sağlayan sosyal bilimcilerden müteşekkil bir orduya sahiptir. Böylesi bir düzende devlet nezdinde insan, ürettiği istatistikten ibaret bir robot haline gelir. 

Değişime tâbi olan “gerçek dünyayı” konu edinen bu disiplinlerin bir başka iddiası da şudur: Daha evvel bahsettiğimiz üç sahaya dair bilgiler, değişmeyen dünyayı konu edinen metafizik anlayışların tümdengelimsel usûlleriyle çıkarsanamaz. Dolayısıyla bu disiplinlerin varlığı değişimin kaçınılmazlığı ile kaimdir. Bu iddiada bir haklılık payı olduğu çok açık. Ancak burada itiraz edilen şey, bu disiplinlerin öyle ya da böyle ortaya çıkmış olmasından ziyade söz konusu değişimi ideolojik gayelerle kapitalist dünya-ekonomi lehinde işletmesidir.

Son olarak kurumsallaşması 20. yüzyılda gerçekleşen antropoloji ve oryantalizm kürsülerinin hikâyedeki yerlerini tespit etmek faydalı olacaktır. Evvelki yazımda bahsettiğim “değişimin olağanlığı” hadisesinin yalnızca medenî Batı toplumları için geçerli olduğu anlaşıldı. Henüz modernitenin varlığından, dolayısıyla da değişimden bîhaber olan pek çok Doğu toplumu medenîleştirilmeyi bekliyordu. Sosyal bilim, değişime direnen bu geleneksel pratikleri anlamak ve değişimi onlara empoze etmek için kullanışlı bir araç olarak görüldü. Bir disiplin olarak antropolojinin ortaya çıkışı bu şekilde gerçekleşmiş oldu. Değişime direnen ve aynı zamanda ciddi bir yazılı kültüre sahip olan Çin, Hint ve Arap coğrafyalarını çalışmak için ise oryantalizm kürsüleri kuruldu. Sosyal bilimlerin, değişimin “akıllıca” yani müesses kapitalist dünya-ekonomiyi korur bir nitelikte sınırlandırılarak idare edilmesi için araçsallaştırıldığı bu dünyada değişimin sınırlarını aşmak isteyen insanlar üçüncü bir yol öne sürüyorlar. Toplumsal hareketler işte bu üçüncü yolun yolcularının bir araya gelmesini ifade ediyor. Bu yol ise devrimin ta kendisidir.