Bu soruyu sorduğumuz anlar genelde bugünkü günlük hayatımızda üst üste yaşadığımız aksaklıkların sonrasına tekabül ediyor. Okula / işe giderken kalabalık bir metronun sinyal kesintisi sebebiyle art arda iki durak arasında karanlıkta kaldığını ve banttan oynatılan sesin sürekli özür dilediğini hayal edin. Bu durumda soru aklımıza gelir ve yalnızca bir hayıflanma ifade eder. Zira iki durak arasında durmadan hareket etmesi gereken bu araç beklentimizin tam aksine çalışmış üstüne üstlük çok acayip şekilde bunu tekrar etmiştir. Tabii bunun çıktısı da 10-15 dakikalık bir zaman kaybı olmuştur. Bu meseleye dair sadece zamanın maliyetini hesaplayarak dahi bu yazının amacını özetleyebileceğimizi düşünüyorum. Metroyla gitmeyi amaçladığımız yere gitmek ve oradan eve dönmek için günlük harcadığımız vakti en azından İstanbul özelinde ortalama 2 saat olarak kabul ettiğimizde mezkûr örnekteki 10-15 dakikalık zaman kaybı günlük yolculuğumuzun yaklaşık %10’una tekabül eder. Resmi küçültüp baktığımızda bunun çok da hayati bir kayıp olmadığını söyleyebiliriz ama bu, o anı yaşarken bizi soruyu sormaktan ve gerilmekten alıkoymaz. İşin acı tarafı şudur ki böylesine sıra dışı bir olayla karşı karşıya kalmadığımızda günlük hayatımızda kaçınılmaz olarak 2 saati çoğunlukla havasız, pis kokan, yaşama izin vermeyecek kadar kalabalık, dışı karanlık bir hücrede harcamak “kanıksanmış gerçeklik”tir ve insanların bunu ne kadar sorguladığı bir muammadır.
Aslında bu sorunun sürekli olarak zihnimizin tam merkezinde konumlanması gerekir. Zira modernite hayatımızın en küçük zerresine kadar işlemiştir ama aynı zamanda moderniteyle paralel olarak gelişen teknoloji ve “sonsuz” refah ortamı, içinde yaşayan insanı konfor bağımlısına dönüştürmüştür. O zaman baştaki soruyu açmadan önce başka bir soruyu cevaplamak gerekiyor: İnsanın konfor bağımlısı olmasının ne zararı vardır?
Esasında insan varlığının idamesi günlük hayatında konfor ve haz arasındaki devingenlikle mümkündür. Bu devingenlik insanın hayatından memnun olmasının da kaynağıdır. Devingenlikte bir denge tutturulmadığı takdirde insan sıkılacak ve mutsuzlaşacaktır. Günümüzde konfor ifrattır. İnsan için konforun tepe noktası uykudur. Konforu maksimize etmeye meyilli hâl kendi rasyonalitesi içinde sürekli ve bitimsiz uykuyu hedef hâline getirir ki bu da aslında yaşadığımız dünya bağlamında ölüm yani varoluşun sonu demektir. Böylesine “Oblomovist” bir ölümün insan için intihardan ibaret olduğunu söyleyebiliriz zira gözetmesi gereken konfor-haz dengesinde devingen bir hâlde değil en uçtadır. Pratik anlamda bu durumun çok rastlanır olmadığını söylesek de global bir fenomen olarak aylarca evden çıkmamak, kronik tecrit, genel anlamda “hiçbir şey yapmamak” gibi sonsuz uykudan pek farklı olmayan tecrübeler hiç olmadığı kadar yayılmaktadır.
Öte yandan toplumsal alanda birçok insanın pür haz uğruna yaşadığı iddia edilebilir. Velakin burada hazzı nasıl tanımladığımız hayatî önemi haizdir. Haz, insanın bir yenilikle karşılaştığında bu yeniliğin zihninde bir rahatsızlık, daha ileri seviyelerindeyse bir “tehdit” oluşturup bunun ortadan kaldırılma mücadelesiyle ilgili psikolojik bir çıktıdır.¹ Tanımdan yola çıkarak dikkatli incelendiğinde günümüzde insana haz veren günlük aktivitelerin çok azı insanı konfor alanından çıkarmaktadır. Bir başka deyişle bu aktivite kümesi insana hazzın tecrübe edilişinde ilk elde yaşatması gereken rahatsızlığı -ki hazzın doğasına uygun şekilde gerçekleşmesi için bu rahatsızlık şarttır- asgarî düzeyde yaşatmaktadır. Bu da gösterir ki haz için yaşadığı iddia edilen insanlar da çoğu zaman konfor için yaşamaktadır. Bir kafe ortamında kahve içerek sohbet etmek, sosyal medyada “reels” kaydırmak, bilgisayar oyunları oynamak vb. eylemlerin haz anlamında başarısı oldukça sorgulanabilir düzeydedir. Ortada bir mücadele yoktur. Bunların içinde en fazla bilgisayar oyununun bir problem çözmekle yani rahatsızlık yaratımıyla ilgisi olduğunu söylesek dahi bilgisayar oyununun yapısı gereği yarattığı rahatsızlığın sanal olduğu ve insanın konforuna gerçek hayatta tehdit teşkil etmediği, o konfor alanının içinde oynandığı da barizdir. Bu hazların maliyeti oldukça düşüktür yani konfor bağımlılığını ortadan kaldıracak mahiyette değildir. Yine bu bağlamda “ucuz dopamin” şeklinde adlandırılan bir mefhuma da aşinayız. Diğer taraftaysa misalen bir akademik makale üzerine uğraşmak, bir spor faaliyetinde bulunmak yoğun bir zihinsel / fiziksel uğraş, vakit ve süreklilik gerektirmekle birlikte ortaya konan şey; niteliğinden bağımsız olarak tamamlanmış olması hasebiyle bile insan için yukarıda saydıklarımızdan çok daha büyük bir haz kaynağıdır. Bu noktada haz - konfor ikiliğini kısaca da olsa biraz daha detaylandırmak gerekiyor. Görülebileceği üzere hazzın ortaya çıkması için insanın en temelde bir bedel ödemesi şart. Bu bedel kâh zihinsel efor kâh fiziksel efor, kâh belli bir fiyat kâh çekilen yol olabileceği gibi çoğu zaman da çeşitli bedellerin ortaklaşmasıyla oluşmaktadır. Yine bu ödenen bedellerin çıktısının insanda doğurduğu bir haz olduğu gibi ödenen bedellerin yahut çekilen “kahrın” da insana gayet haz verdiğini söylemek psikolojik açıdan yanlış olmayacaktır. Zira sonucu olmasa dahi mücadeledeki devingenlik insanda haz doğurur. Bununla beraber haz-konfor ikiliği modelini tikel eylemleri odağa alarak uyguladığımızda yapılışındaki özelliklere göre eylemlerin bir spektrum içinde hazza yahut konfora daha yakın olduğu görülür. Bu bakımdan akademik makale yazımı örneğinde son yıllarda etkisini olağanüstü seviyelere çıkarmış yapay zekâ kullanımının hazza yönelik bir eylemi nasıl aşırı konforcu bir eyleme dönüştürdüğü bahsettiğimiz konsepti aşikâr kılmaktadır. Yine çok yeni bir buluş olan “Ozempic” adlı ilacın kullanımının hastalar tarafından organik biçimde kilo vermek yerine tercih edilir hâle gelmesi hazzın sonuca yönelik gerçekleştirilmesini önceler ki sonuca yönelik pragmatik yaklaşımda haz, konfora azami ölçüde yakınsamaktadır. Bu noktadan hareketle insan düşünme, fiziksel eylem gibi varoluşunun en temel özelliklerine dair tabiî stresten, efordan kaçınmakta ve hazzı görmezden gelip konfora sığınmaktadır. Nitekim bu ifrat hâli günümüzdeki mutsuzluğun esaslarındandır. Böylelikle günümüzde insanın nasıl konfor düşkünü saiklerle hareket ettiğini ve bundan ötürü gelişen mutsuzluğunu görmüş olduk.
Şimdi “Biz ne yaşıyoruz?” sorusuna geri dönelim. Bulunduğumuz hâlde günümüz insanının tecrübe ettiği “şey”e karşı konforu önceleyen temel bir itkiye sahip üç farklı tavrı ortaya çıkmaktadır: İlk tavır aslında bir “yaklaşımsızlık” durumudur ve “Biz ne yaşıyoruz?” şeklinde ortaya çıkan tahlile muhtaç soru asla sorulmamaktadır. Bu, modernitenin getirdiği konforcu anlayışın asla yadırganmaması ve yaşanan her şeyin günahıyla sevabıyla doğal olduğunun sanılmasıyla ortaya çıkmaktadır. İkinci tavırdaysa bir öğrenilmiş çaresizlik hakimdir. Günlük hayat tecrübesinin değişemeyeceğine, değişirse de ancak daha da modernleşerek iyileşeceğine dair onmaz bir inançla yaklaşmak ruh hâlinin temelini oluşturur. Tecrübe insanı öylesine kuşatmıştır ki bununla çatışmak müspet değil menfi görülür. Üçüncü tavır ise modern tecrübenin böyle ilerleyemeyeceğinin ve günlük hayattaki pratiklerimizin değişmesi gerektiğinin farkında fakat bu amaç uğruna bir şeyler yapmak için fazlasıyla yorgun bir zihnin yansımasıdır. Bu zihin konfor alanından çıkmaya yeltenip yaşadığı problemleri tanımlamak ve çözümlemeye kalkışsa dahi bulduğu çözümleri yine konfor alanında gerçekleştirmekte ve esaslı bir teşebbüste bulunamadan konforuyla döngüsel bir ilişki içine girmektedir. Bir bakıma kendi kendisini felç etmektedir. Bu üç tavır insanlar için zaman zaman birinden ötekine geçtikleri kaygan bir zeminin farklı bölgeleri olarak görülebilir. En nihayetinde üç tavır da insanı içinde devingen biçimde var olduğu haz-konfor ikiliğinde konfor alanına gayriinsanî düzeyde hapsetmekte ve yarattığı kronikleşmiş mutsuzluğu muhafaza etmektedir. Nitekim bu soruyu düşünmediğimiz her an, sorunun sorulmadığı her alanda tecrübe ettiğimiz derbederliği artırmaya da meyillidir.
Soruya dikkatinizi bir kez daha çekmek isterim ancak bu kez farklı bir taraftan. Malum olduğu üzere felsefe tarihinde üzerine en çok akıl yorulmuş sorulardan biri “Neden yaşıyoruz?” sorusudur. Öte yandan gördüğünüz gibi yazıda ele aldığımız soru “Ne yaşıyoruz” sorusu. Çünkü - en sonunda - “neden yaşıyoruz?” olarak ifade edilen, hayatı sürdürmek için var olan ahlakî tüm cevapların hatta sorunun kendisinin anlamsız kabul edildiği bir dizi süreçten geçtik ve artık bu soruyu sormaya uğraşamayacak kadar konfor batağına batmış bir hâldeyiz. Tabii ki bunun sebebinin bir anlam krizi olduğu açık. Ancak bu yazının anlam krizini ele almak gibi bir gayesi yok. Yüzeye çıkarmak istediğimiz mesele daha da vahim: bu devrin insanları olarak yaşadığımız şeyleri tanımlamaktan aciz oluşumuz. Modernitenin bizi kuşatması sonrası yaptığımız eylemlerin neliğini tanımlayamamamız bu eylemlere yabancılaşmamızı ve eylemleri amacının ne olduğuna tam olarak vâkıf olmadan gerçekleştirmemizi beraberinde getirdi. İnsan artık yaptığı şeyleri neden yaptığı üzerine gerektiği kadar düşünmeden yapıyor. Bunun önemli nedenlerinden birisi, modernitenin getirdiği kesret hâlidir.
Bir metropolde yaşamak gün içinde bizi sayısız uyaranla karşılaşmaya zorlar. Etrafımız yanından geçip gittiğimiz bir dünya insan, tabelalar, ışıklar, binbir çeşit sesten oluşan gürültü vb. ile doludur. Bu aşırı parçalı ve bir o kadar da yoğun hâl, insanın beş duyusu ile algılayabileceğinin çok ötesindedir. Bu da insan zihninin “blasé” hâle gelmesine yani uyaranların yoğunluğundan ötürü sinir sisteminin bir tepki üretemeyip donuklaşmasına yol açar.² (Tabii tüm bunların üzerine hayatımızın neredeyse merkezinde olan sosyal medya uygulamalarını ve bunların bizi gün içinde maruz bıraktığı binlerce görsel-yazılı içeriği de atlamamak gerekir.) “Blasé” hâli zihnimizi öylesine işgal eder ki var olduğumuz mekândaki eşyanın varlığına donuk kalırız. Hâlbuki eşyaya vâkıf olmaksızın fiil gerçek anlamda var olamaz. Zira fiil; insanın amacı doğrultusunda eşyayla kurduğu ilişkiden neşet eder. Modern dünyada zihinsel durgunluk öyle bir raddeye gelmiştir ki eşyayla faaliyete geçişimizdeki amaca dair düşünsel faaliyet neredeyse gerçekleştirilmemektedir. Yani insan bir fiili gerçekleştirirken fiilin tanımındaki ilk koşulu atlamaktadır. Kısacası bir amaç krizinin içindeyiz. Bu da aslında modern cemiyetlerde de çokça tartışılagelen hatta tartışmasının bile noktainazarımızca ne amaçlandığı bilinmeden yapıldığı, insan aklının ve irâdesinin sorgulanışını akla getiriyor. Bu noktada “Ne yaşıyoruz?” sorusunun amacı cevaplanmaktan ziyade günlük ve uzun vadede hayatımızdaki amaçları kaybettiğimiz noktada olduğumuzun farkına varmak, hayatımıza ve kendimize ne kadar yabancılaşmış olduğumuzu idrak etmektir.
Bahsettiğimiz üç tavrın sorduğumuz soruyla ilişkisini konforculuğun farklı yansımalarıyla açıklayabiliriz. İlk tavrın bir yaklaşımsızlık durumu olduğunu söylemiştik. Kapitalist realizm, bu tavrın özünü oluşturmaktadır. Aralarından en müşkül durumdaki tavır da budur zira bir bataklık gibi içinden çıkması güçtür. Kritik problem resmi küçültememekten kaynaklanmaktadır. Bu senaryoda modernitenin beraberinde getirdiği araçların birleşerek oluşturduğu sistem insan algısını öylesine işgal etmiştir ki sanki yaşadığımız her şey “normal”dir. Hatta bazıları için dünya tarihinin en iyi döneminde yaşıyoruzdur. Zeitgeist bunu gerektirmiştir. Çağın yapısına uyum sağlamak gerekmektedir. Bir başka deyişle bu durum resim içinde kaybolmaktır. Çünkü dünyanın en iyi dönemi olarak kastedilen dönem aslında ihtiyacımızın çok ötesinde konforla ve konforcu bir algıyla sürdürülen (öte yandan kendi bayağı konforsuzluklarını da yaratan) tam da bu yüzden mutlu olmanın çok zor olduğu bir çağdır. Zihin günlük yapıp etmeleriyle, modern dünyanın eşyasıyla, araçlarıyla, yarattığı sun’î hedeflerle ve o hedefe yönelik çalışmalarla o kadar yoğun bir uyarılma hâlindedir ki bu bütün kalabalıkla kurduğu ilişki tanımlanamaz, amaçsız ve sorgulanamaz düzeydedir.
Metroda okula gitme örneğine geri dönelim ve üniversite öğrencilerini ele alalım. Türkiye’de 12 senelik örgün eğitim sonrası üniversite hayatına devam etmekte olan bir öğrencinin üniversiteye neden devam ettiğine dair kendisine açıklayabileceği sebepler bir elin parmaklarını geçememektedir. Türkiye’nin önde gelen araştırma şirketlerinin raporlarına göre öğrencilerin büyük bir bölümü lisans eğitiminin “normal” şartlarda vaat ettiği istihdamı sağlayamayacağının farkında olmasına rağmen bu eğitimi sürdürmektedir. Zira diploma, asgarî düzeyde bir yeterlilik ispatı olarak toplum algısında hâlen zorunlu addedilmektedir. Asgarî düzeyde gerekli ve fakat iş garantisi vermekten çok uzak bir belge için 4 senelik zaman, para ve efor kaybının, çekilen stresin açıklamasını ancak amaç kriziyle yapabiliriz. Öğrencinin zihni öylesine felç kalmıştır ki günlük hayatının hatırı sayılır bir vaktini alan eğitimi tanımlayabilecek, onunla kurduğu ilişkide devam etme amacını açıklayabilecek bir zihinsel meziyetten yoksundur. İçinde bulunduğu çıkmazın kendisi konfor alanı olmuştur olmasına ama bu konfor alanı ortadan kaldırılması pek güç, haz getirmeyen belirsizliklerle ve modern konforun yarattığı konforsuzluklarla doludur. Maalesef ki bunların hepsi bu tavra sahip kişilerce normal kabul edilmektedir.
İkinci tavırda altta yatan psikoloji, “Ne Yaşıyoruz?” sorusu karşısında sürekli hayıflanmaktadır. İlginçtir ki bu tavrın ilk tavırdaki zihinden daha konforcu bir tavır olduğunu söyleyebiliriz. Bunu dememizin iki sebebi var: Birincisi hayıflanma üzerinden gerçekleştirilen bitimsiz duygusal yoğunluğun yarattığı katarsistir. Zihin içinde bulunduğu hayatın kötülüğünü öylesine santimantal bir zemine iter ki kötülüğün yarattığı menfi duygulanımdan haz alır. Bu menfi duygulanım da hakikî bir üzüntüden ziyade estetik ve güvenli bir üzüntüdür. (Bunun başta izah ettiğimiz haz-konfor modelinde ne kadar konfora yakın hatta içinden doğan bir haz olduğunu görebiliriz: Huzursuzluk kaynağı, irrasyonel biçimde huzursuzluk vermesi sebebiyle bir konfor kaynağı hâline geliyor. Huzursuzluğu ortadan kaldırmak için mücadele etmektense buna dair duygulanım tercih ediliyor.) Bu tavra örnek olarak Türkiye’deki kemik muhalif kitleninkisi verilebilir. Seçim kaybetmek, iktidar tarafından darbe yemek sanki seçim kazanmaktan daha fazla haz vermektedir ve iktidara gelme arzusu da yerini, muhalefette kalıp konfor alanından uzakta bulunan iktidara durmaksızın yöneltilen eleştirilerin hazzına bırakmıştır. Amaca o kadar yabancılaşılmıştır ki amaç ortadan kaybolmuştur. İkinci sebepse ilk tavır yaşadığı hayatı normal, çağın gereği olarak görürken bu tavır modern araçların yarattığı konforun beraberinde getirdiği konforsuzluğu anormal olarak görür ama odağı, konforsuzluğun kaynağının ortadan kaldırılmasından ziyade daha modern ve konforsuzlukların yok olduğu bir dünyadadır. Bu yaklaşımı meliorist ³ olarak adlandırabiliriz. Buna göre problemler moderniteden neşet etmez, sadece yeterince gelişmemişizdir. Yani teknoloji öylesine gelişmelidir ki metroya gerek kalmaksızın ışınlanarak seyahat edebilmeliyizdir. Daha realist olacak olursak, Avrupa – ABD gibi olmalıyızdır. Sanayi, eğitim, hukuk öylesine gelişmelidir ki bir gün modernite yüzünden yaşadığımız konforsuzlukların tamamı son bulsun ve sonsuz konforlu bir ülkeye uyanalım. Bu tavır konfor-haz ikiliği ışığında gayriinsanî biçimde konforcu yani mutsuzluğa mahkûm olduğu kadar gerçekleşmesi somut göstergeler itibarıyla insan ömrü süresince pek mümkün gözükmeyen bir hayale kendisini kaptırmıştır. Hayali sürdürmek, hayalin gerçekleşmesinden daha konforludur. Hayalin gerçekleşmesine ilişkin bir plan program da ortaya konmaz esasında. Devlet bir gün iyi olmaya karar verirse gerisi çorap söküğü gibi gelecektir ama devlet kötü insanların elinde olduğundan bir türlü başaramamaktayızdır. Yani çelişkili biçimde bir yandan modern konforsuzlukların olmadığı bir evren olası gibi görülürken öte yandan fikrin uzak bir ütopya olması, konfor alanından çıkmamaya sebep olan negatif duygulanımı oluşturmaktadır. Diğer taraftan daha fazla modernleştikçe modernitenin yarattığı problemlerden sıyrılıp konfora kavuşulacağına dair seküler, temeli pek de sağlam olmayan bir inanç geliştirilmiştir. Hâlbuki modernite sürekli olarak yeni konforsuzluklar da yaratmaktadır. Farz edelim ki bu tavır başarılı olup tüm konforsuzlukların ortadan kaldırdı. Aslen eleştirdiğimiz gibi konforun artmasıyla mutsuzluk ancak yerini daha da sağlamlaştıracaktır. Neticede ortada yine bir amaç krizi vardır. Modernleşmenin tanımı tüm veçheleriyle yapılamamakta, zihin yaşadığı onlarca olumsuz uyarana karşı kendisini estetik duygulanımın ve hayalin konforuna sıkıştırmaktadır. Tecrübe ettiği anomalilere cevabıysa yine anomalilerin kaynağında bulmaktadır.
Üçüncü tavrın özelliğiyse şudur: İnsan yaşadığı problemin modernite tecrübesiyle ilgisinin farkındadır. Günlük hayatımızdaki pratiklerin modernitenin farklı alanlardaki yansımaları olduğunu görebilir. Bunların belki tarihsel bağlamda sosyoekonomik ve siyasî sebeplerinin bilgisine sahiptir. Hatta ortaya çıkan problemlere dair belli başlı çözüm yolları dahi teklif edebilir. Hâlbuki burada düşülen tuzak entelektüalizm konforudur. “Biz Ne Yaşıyoruz?” sorusuna karşı takınılan tavır yine amaç krizi içinde boğulur. Bunun üç tavır içinde en tehlikelisi olduğunu söylemek yanlış olmaz zira sistemin ters yüz edilmesini sağlayabilecek bir potansiyel, sistemin araçlarıyla amacının gerçek anlamda farkına varamadan kör biçimde heba olmaktadır. İkinci tavırla benzer biçimde estetik duygulanım bu yaklaşımda kendisini imaj algısındaki kaygı üzerinden sıkça göstermektedir. Entelektüalizm konforunun farklı türden yansımaları vardır: Bunlardan biri sahip olunan dünya görüşünün tam teşekküllü olduğu iddiasını taşımasına rağmen kendisini pratik faaliyetten tecrit etmesidir. Burada bir hakikat anlayışı ve sisteme karşı çözümler var edilmesine rağmen zihin, sahip olunan inancı pratik bir çıktıya dökememektedir. Belki de çözümlerine karşı sahip olduğu inanç o kadar da kuvvetli değildir ki böylesi çok muhtemeldir de. Bir yandan da kuşatılma hâlinin sirâyeti çok yoğundur ve çözüme ulaşmak adına bir yerden başlamak imkansız hâle gelmektedir. Aynı zamanda kendisine söz söylememeyi yediremeyen zihin sözü en konforlu yerde; Twitter tartışmaları içinde, ne amaçla yazıldığının ifadesini kendisine açıklayamayacağı makalelerde söyleyerek yine kendisine bir hayat alanı yaratmaya çalışır. Bu hayat alanı toplum nezdinde parlak göründüğünden entelektüel için bir haz vesilesiyse de entelektüeli konforuna bağımlı kılarak amacına yabancılaştırmaktadır. Entelektüel asıl problemi çözmek şöyle dursun probleme dair bir şeyler söylüyormuş gibi yaparak kendisini ve okurunu konforlu sistemin kucağına yeniden bırakmıştır. Çünkü bu tercihlerin gerçek hayatımıza ve onun problemlerinin çözümüne hiçbir katkısı yoktur. Bu tavrın ne denli konforcu olduğunu görmek için bu kadarı yeterlidir. Entelektüalizmin bir ikinci yansımasıysa sanat alanındadır. Özellikle modernitenin yakın dönemlerinde alenen peydahlanmış parçalı dünya tasavvuru, tikel olaylara esasları olmayan bir düzine fikir karmaşasıyla yaklaşmayı beraberinde getirmektedir. Bununla beraber hakikatin çoğulculuğa maruz kalıp herkeste bulunduğu ama hiç kimsede bulunmadığı çelişkisi; sistemin yarattığı problemlerle kesin bir çarpışmanın önüne geçmekte ve tesiri altındaki insanı ızdırap içinde, kendi öz iradesini kullanamaz hâlde, entelektüel şüphenin kıskacında debelenmeye mecbur bırakmaktadır. Bu krizin yarattığı gerilimse içinden çıkamayanları sanatsal bir üretim/tüketim hevesi mevcutsa “Post-modern Sanat”lara yönlendirir. Zira burası, soyut biçimde ortaya konan eserlerin hakikî anlamda bir kritiğin değerlendirmesinden geçemeyecek şekilde var olduğu ve buna rağmen değerli kabul edilebildiği bir alandır. Çünkü sanat eserleri bir forma sahip değil, yalnızca içerikten ibarettir. Bu da eserlerin bir kritere dayanarak anlaşılabilmesini ortadan kaldırır ve eserlere müphem bir santimantalizm ışığında bakılmasından başka bir yönteme yer bırakmaz. Sanat eserinin verdiği haz, heyecanlandırıcı olmasına kısıtlanmıştır ancak bu heyecanlandırıcılığın da nasıl gerçekleştiğine dair ne sanatçı ne sanatın alımlayıcısı sarih bir açıklamada bulunamaz. Zira sanat tanımlanamaz ve amacının ne olduğu bilinmemektedir. Yer yer sanatın, şiirin direnmek olduğuna dair sloganik tanımlar kendini gösterse de bunu nasıl yaptığı muğlaktır. Esasında Post-modern Sanat, yaratımından değerlendirmesine kadar bir artikülasyon problemidir. Bu alandaki eserler hakkında yapılan konuşmalarla biraz olsun haşır neşir olmuş birisi, konuşanların konuştukları eserler yahut eserlerin ifade etmeye çabaladıkları şeyler üzerindeki hakimiyetini sorgulayacaktır. Daha ileri düzeydeyse söylediğinin ne anlama geldiğini bilip bilmediğini düşünecektir. Anlatılanları bir başka kişiye aktarmaya çalıştığında da tökezleyecektir çünkü içselleştirilmesi mümkün olmayan bir dizi sözel uyaranla karşılaşmıştır ve zihin yine bu uyaranlar karşısında donuklaşmıştır. Dediklerimizin aynısı doğrudan sanatın alımlanmasında da geçerlidir. Post-modern Sanatlar hakkında konuşan insanları bir bakıma büyük dil modellerine benzetebiliriz (LLM). Bir anlama ya da amaca vukufiyet yoktur. Sadece birbiriyle bağdaştırılmaya çalışılan kelimeler vardır. Bu yaratılan karmaşık ve sırlıymış gibi gözüken hâlin bu özelliklerini aslında ifade beceriksizliğinden aldığını söyleyebiliriz. Hâlbuki tam olarak bu özellikleri sebebiyle içinde bulunanlar için Post-modern Sanat değerli görülmekte ve bir haz vesilesi addedilmektedir. Psikolojik taraftan bakarsak, bu estetik hazzın makul olmayışı bir yana sanatla iştigal, konfor alanından çıkmadan değerli hissetmek için en kolay yol hâline gelmiştir. Bu durum alanda sıkça rastlanan narsisizmi de açıklar niteliktedir.
Sonuç olarak, yaşadığımız devrin insanı, teknolojiyle bütünleşmiş olarak gayriinsanî içimde konfor bağımlısıdır. Bu bakımdan gerçekleştirdiği günlük hayat pratiklerinde bunu bilinçli veya bilinçsiz olarak gösterir. Günlük hayat pratiklerini konforculuk bağlamında var olan üç tavrın ürünü olarak değerlendirmek mümkündür. Kapitalist realizm, meliorizm ve entelektüalizmden kaynaklanan üç tavrın ne tecrübe ettiği konforsuzlukları ortadan kaldırmaya muktedir olduğu ne de bunlara dair hakikî anlamda bir amaca sahip olduğu görülmektedir. Genel anlamdaysa derin bir amaç krizi, insan yaşantısının neredeyse tamamında süregitmektedir. Son sözde tekrar hatırlatmak gerekir ki bu üç tavrın konfor bağımlılığından ötürü günümüz insanının mutsuzluğunu ortadan kaldırması mümkün değildir.
¹ Haz – konfor ikiliğine dair kapsamlı bir çalışma için Tibor Scitovsky’nin Joyless Economy adlı eserine bakınız.
² Blasé kavramına dair detaylı bir izah için Georg Simmel’in Metropol ve Zihinsel Hayat adlı makalesine başvurulabilir.
³ Meliorizm, Latince “daha iyi” anlamına gelen “melior” kelimesinden üretilmiş, dünyanın ilerlemeye meyilli olduğu ve insanın buna yapıp etmeleriyle katkıda bulunduğunu savunan bir fikirdir.