Ahmed Hamza Ayrancı
Sayı 04
31 Mart 2026
Siyasal iktidar tarihsel bir sabit olarak daima organize bir azınlığın uhdesinde şekillenmiş, kitlelerin örgütlenme zafiyeti ise bu azınlığın iktidarını meşru kılan sosyolojik bir zarureti doğurmuştur.
Bu meseleyi açıklığa kavuşturmak için Batı Dünyası’nda sosyal sınıfların tekâmülünü, gözlemlenebilir hâle gelişlerinin tarihsel serencamı içinde anlamak önemlidir. Özellikle Antik Roma’dan Venedik Cumhuriyeti’ne kadar uzanan gelenekte ortaya konan kanunname literatürü tetkik edildiğinde toplumun bir çeşit sınıfsal yapıyı haiz olduğunun idarî sınıflarca tanındığı açıktır. Roma örneğinde imparatora bağlı eyaletler ve Senatoya bağlı eyaletler ayrımı bu noktada mühimdir. İmparatorlar dış siyaseti ve malî işlerin büyük kısmını kendi uhdelerine alırken ordunun konuşlandırıldığı sınır bölgelerini de lejyonların başkumandanı vasfıyla bizzat idare ediyorlardı. Senatoya bırakılan eyaletler ise bir nevi geleneksel aristokrasinin idarî prestijinin korunduğu merkezî bölgelerdi. Bu idarî taksimat sadece teknik bir düzenleme değil; aynı zamanda siyasal iktidarın maddî kuvvet (ordu) ve geleneksel meşruiyet (aristokrasi) boyutları arasındaki sınıfsal dengeyi tanıyan bir mekanizmaydı şüphesiz. Çeşitli imparatorların imperium yetkisiyle (komuta delege edebilme yetkisi) orduya istisnaî fonksiyonlar isnat etmesi ve böylelikle Senatoyu sivil bir alana mahkûm etmesi, yöneten azınlığın iktidarını hangi araçlarla tahkim ettiğinin ilâmıydı.
Ne var ki Antik Roma’dan Venedik’in kapalı aristokrasisine (Bkz. Libro d'Oro) değin uzanan uzun süreçte sınıfsal yapı her ne kadar idarî bir vâkıa olarak duyumsanmış ve çeşitli kanunnamelerle tanzim edilmiş olsa da bu yapının geçirgenliğini yitirerek katılaşması zaman zaman idarî bozunumlara da sebebiyet vermiştir. Zira bu toplumsal gerçekliğin sosyolojik bir hipotez mertebesine yükseltilmesi ve yöneten azınlığın devridaim mekanizmalarının anlaşılması için sosyal bilimlerin doğuşu gerekecektir. Söz konusu tarihsel serencamda her zaman var olan bu yöneten azınlık gerçeği, ancak Gaetano Mosca’nın teşrih masasında sistemli bir siyasî sınıf teorisine dönüşerek bilimsel bir hüviyet kazanmıştır.
Siyasal iktidarın yönetici ve yönetilen sınıflar ekseninde tarihselleştirilmesi hususunda Mosca’nın esin kaynakları arasında önceki asrın bilinen simalarından Saint-Simon ve talebesi Auguste Comte dikkat çeker. Buna mukabil Mosca, bu zatların askerî/dinî otoritenin -devrim sonrası çağın bir gereği olarak- yerini çağdaş bir endüstriyel burjuvaziye bırakacağına dair ilerici pozitivist iyimserliklerini paylaşmaz. Öte yandan yine yoğun tesiri altında kaldığı çok yönlü bir düşünür olan Hippolyte Taine’in Fransız İhtilali ve Ancien Régime üzerine ortaya koyduğu fikirleri tarihin her aşamasına teşmil etme arzusu siyasal iktidara dair bir formül ortaya koyma çabalarını harlamıştır. Taine’in bahse konu fikirleri, aristokratların İhtilal arifesindeki dekadanlıklarını ve Fransa’yı idare etmekteki başarısızlıklarını İhtilalin patlak vermesindeki başlıca sebep olarak konumlandırıyordu. Zira Mosca yönetici sınıfın “siyasal formül” adını verdiği ve aşağıda bir başka veçhesiyle ele alacağımız meşruiyet unsurları üzerindeki hâkimiyetini, siyasal iktidar teorisinin en hayati sütunu kabul etmiş ve bu bağı sistematik olarak kuramlaştıran ilk teorisyen olmuştur. Bu geniş sınıfsal literatür içinde bir diğer mihenk taşı da sınıf çatışması ve tarihsel maddeciliği merkeze alan Marksist-sosyalist gelenektir ve Mosca’nın içine doğduğu 1850’li yıllardan sonra gerek İtalya’da gerekse Batı Avrupa’nın diğer merkezlerinde sınıfsal tartışmaların ibresinin çoktan bu akıma doğru meyletmeye başladığı aşikârdır.
Buna rağmen aralarında sosyalist geleneğin temsilcilerinin de bulunduğu tüm bu sistematik düşünürlerin nüfuz edemediği siyasal iktidarın mahiyeti meselesi, Mosca tarafından -yönetici kitlenin nitelikleri, devridaimi, toplumla karşılıklı münasebetleri ve bireylerin sistem içindeki davranışsal kodlarının çözümlenmesi gibi boyutlarla pozitivizmi merkeze almayan bilimsel bir Elit teorisi çerçevesinde- daha önce eşi benzeri görülmemiş bir derinlikte ele alınmıştır.
Siyasal iktidarın mahiyetine dair sistematik çözümlemesinde Mosca yöneten azınlığın iktidarını meşrulaştırma sürecini sadece hukukî bir kılıf değil, bir toplumsal zaruret olarak ortaya koymuştur. Bu noktada toplumların tarihsel ve kültürel kimliği, halk kitlelerinin ham iradelerinden ziyade o topluma istikamet veren seçkinler zümresinin temsil ettiği değerler manzumesinin bir yansıması olarak belirmiştir. Mosca’ya göre her toplumda tecelli eden bu yönetici azınlık, iktidarını cebren veya zenginlik üzerine bina etmedi; aksine onu soyut metafizik veyahut somut dünyevî veçheleri sabit olan bir zemine, yani -kendi ifadesiyle- bir siyasal formüle dayandırdı. Bu formül yönetici sınıfın toplumun kolektif vicdanıyla kurduğu meşru ilişkinin bir çıktısıydı.
Diğer yandan yönetici sınıfın vasıfları arasında yalnızca siyasal iktidarı elinde tutmak ve bu kudret aracılığıyla meşru adaleti dağıtmak yoktur, bu zümre aynı zamanda toplumun ahlakî ve fikrî ufkunu belirleyen kurucu bir örnek teşkil etmelidir. Ancak bu durum toplumsal bilincin her türlü tepeden inme etkiyi sorgusuz benimseyen, reaktif tabula rasa olduğu anlamına gelmez. Yukarıda zikredilen meşrulaştırıcı boyutu tamamlayan ikinci nokta; seçkinlerin inşa ettikleri siyasî formülün toplumda kök salabilmesi için halkın kolektif vicdanında yerleşik olan ahlakî değerlere, yani cemiyetin ait olduğu sosyal tipe entegre olmaya muhtaç olmasıdır. Bu bağlamda sosyal tip; bir topluluğu diğerlerinden ayıran ortak inanç, gelenek ve tarihsel miras birliğinin mecmuunu ifade ediyor olduğuna göre siyasal formül doğal olarak buna aykırı olamaz.
Bu çerçevede siyasal sınıf ya da yönetici elit ile halk arasındaki münasebet bir tahakküm ilişkisinden ziyade, birbirini tamamlayan bir lazım ve mülzem ilişkisi olarak okunmalıdır. Elit bu toplumsal enerjiyi nizama kavuşturan üst akıl, halk ise bu nizamın değer zeminini sağlayan kaynak olarak birbirinden ayrılmaz bir bütünlük arz eder. Toplumsal kimliği oluşturan temel değerler, seçkinlerin kendi varlıklarını dayandırdıkları ilkelerin toplumsal tabandan beslenen ve karşılığında tüm bünyeye sirayet etmiş birer cüzüdür. Dolayısıyla bir toplumun şahsiyeti ve değerler bütünü, onu idare eden yönetici elitlerin niteliğiyle ve bu niteliğin halkın değerler sistemine olan uygunluğuyla kaimdir.
Mosca’nın Elementi di Scienza Politica ¹ eserinde vurguladığı üzere bu dengenin bozulması -yani yönetici akıl ile kaynak arasındaki tenasübün yitirilmesi- siyasî sınıfın liyakatini kaybetmesine ve toplumsal nizamın çözülmesine sebebiyet verir. Siyasî sınıfın devridaimi, toplumun alt katmanlarından fışkıran taze enerjinin bu yönetici inisiyatif tarafından düzenlenerek nizamın bekası adına sisteme dahil edilmesi sürecidir. Şayet bu devridaim akamete uğrar ve seçkinler zümresi kendi varlık zeminini oluşturan sosyal tipten koparak fildişi kulelerine çekilirse ya da halk, kökleri aslen kendilerinden olan devrimci dördüncü zümre (fourth estate) liderlerinin saflarına katılırsa siyasal formül topluma yön veren gücünü yitirir. Bir diğer ifadeyle, mevcut nizamın içinde kontrol dışı bir iktidar odağı teberrüz eder.
Vilfredo Pareto’nun seçkinlerin düşüşüne dair çözümlemesinde de benzer bir dinamik söz konusudur. Aradaki fark; Pareto’nun anlatısında söz konusu dördüncü zümre liderlerinin Mosca’da olduğu gibi sadece halkın teveccühüne değil, doğrudan elit statüsüne namzet olmalarıdır. Bu durumda mevcut elitler -ironik bir biçimde- kendi sonlarını getirmeyi siyasî öğretilerinin bir gereği addeden ve sendikal planda organizasyonel olgunluğunu ispat etmiş bir zümreyi ideolojik yahut ekonomik kanallarla destekleyerek kendi tasfiyelerini hızlandırırlar.
Nihayetinde bir toplumun özgün karakteri ve tarihsel mukadderatı, onu sevk ve idare eden elitlerin niteliğiyle ve bu niteliğin halkın kolektif vicdanıyla kurduğu tenasüple mühürlenir. Bu anlamda dünyevî iktidar bir imtiyaz alanı değil; yöneten ve yönetilenin ortak istikametini tayin eden, toplumun varlık şartını omuzlarında taşıyan kurucu bir mesuliyet mevkiidir.
¹ 1896 yılında yayımlanan eser Mosca’nın teorik olgunluk döneminin en önemli çıktısıdır. Metnin teorik iddiası 1923 yılında yayımlanan ikinci baskıda genişletilmiş ve 1939 yılında yayımlanan ilk İngilizce baskıda “juridical defense” adıyla sunulan bu teorik boyutun eklenmesiyle birlikte eser son halini almıştır.