Tarih dediğimiz “yalan”ı okumaya başladığımızda karşımıza çıkan temel çatışma çoğu zaman milletler arası değil, nesiller arası bir gerilimdir. İster Asur destanlarına ister Yunan yazıtlarına bakalım, ortak anlatı gençlerin yerleşik ahlak normlarına uyumsuzluğu ile yaşlıların onlar için tasarladığı geleceğin reddi etrafında şekillenir. Tarih , bir kuşağın diğerine devrettiği hikâyelerin kabulü ya da inkârı üzerinden ilerler.
Felsefenin şiire başkaldırısında gördüğümüz de yalnızca estetik ya da yöntemsel bir ayrışma değildir. Asıl mesele aristokrasinin mit ve şiir aracılığıyla kendini yeniden üretmesine karşı, aristokrat olmayanların akıl yoluyla söz talep etmesidir. Bu kırılmayı klasik anlamda bir sınıf mücadelesi olarak okumaktan ziyade, nesillerin birbirleri üzerindeki gelecek tasavvurlarını dönemin ifade araçlarıyla dışa vurması şeklinde ele almak daha yerinde olacaktır. Çünkü her kuşak kendinden sonrakine yalnızca maddi bir dünya değil, aynı zamanda bir anlam çerçevesi de bırakır.
Geçmişte bu çerçeveler yeni bir zarf ve mazruf üretilerek aşılmıştır. Bugün ise benzer bir dönüşüm, büyük ölçüde gayri iradî biçimde vücut bulan yeni ifade formlarıyla gerçekleşmektedir. Sosyal medya ve özellikle kısa video editleri bu anlamda doğrudan şiirin olmasa da ; aklın hız, duygu ve sezgiyle yeniden biçimlenmiş ardılı olarak görülebilir. Nasıl ki milletler bir dönem kendilerini destanlar ve mitler üzerinden taşıdıysa, bugün de nesiller kendilerini sosyal medya anlatıları üzerinden aktarırken gelecek tahayyüllerini bir sonraki kuşağa telkin etmektedir.
Bu bağlamda “Good Old Days” editleri özellikle dikkat çekicidir. Ülkelere özgü üretilen bu anlatılarda ilk bakışta bugünü görürüz fakat görünen şey çoğu zaman o ülkenin yerel insanı değil; göçmenlik, kaos, protestolar, düzen karşıtlığı ve kontrolsüz bir “renklilik”tir. 1990’larda zenginlik olarak hayal edilen bu renklilik, bugün bu editlerde olumsuz bir çağrışım kazanır. Editler yalnızca nostalji üretmez, aynı zamanda bugünün çözülüşünü estetik bir dille kayıt altına alır.
Ancak bu tür “cennet” anlatıları modern dünyada ilk kez üretilmiş değildir. 1870–1914 arasına, sonradan Belle Époque adı verilecek döneme bakıldığında benzer bir ilerleme sarhoşluğu ve tarihsel özgüven görülür. Sanayileşmenin hızlandığı, şehirlerin büyüdüğü, bilimsel ve teknik gelişmelerin gündelik hayatı dönüştürdüğü bu yıllar; Avrupa’nın kendisini tarihin doğal merkezi olarak gördüğü bir refah anlatısıyla kuşatılmıştı. İlerleme fikri sorgulanmıyor, büyük savaşlar artık irrasyonel bir kalıntı olarak düşünülüyor, medeniyetin geri döndürülemez biçimde yerleştiğine inanılıyordu. Oysa bu estetik refah perdesinin ardında imparatorluk rekabetleri, sömürgeci genişleme ve derinleşen sınıfsal gerilimler birikiyor; güvenli gelecek anlatısı yaklaşan yıkımı perdelemekten başka bir işe yaramıyordu. Belle Époque bir barış çağı olmaktan ziyade, felaket öncesi son büyük masaldı.
1980’lerde önümüze sunulan hayaller de bu masalın geç modern bir tekrarından ibaretti. Tekdüze, disiplinli, demir ve çelikle özdeşleşen bir üretim dünyası eleştiriliyor; insanın bu mekanik düzen içinde silindiği anlatılıyordu. 68 kuşağı, Çiçek Çocukları ve sonrasında Yeşiller hareketi bu eleştiri kültürünün taşıyıcısı oldu. Soğuk Savaş’ın bitimiyle birlikte piyasa ekonomisinin yeni çıkmazlarından dünyayı kurtaracak hikayeler sıralandı: bağlardan kurtulma, serbestleşme ve özgürleşme vaadi. Devlette Reagan–Thatcher çizgisi, siyaset biliminde Fukuyama, ekonomide Hayek, ana akımda kendini bulan tek bir cennet anlatısının farklı yüzleriydi. Demir Perde’nin kalkması, Avrupa Birliği’nin genişlemesi ve “tarihin sonu” fikri; bu nihaî huzura ulaşılabileceği inancını pekiştirdi.
Bu anlatıya göre dünya değeri petro-dolar sistemiyle Amerika’da toplanacak, üretim küresel iş bölümü gereği Doğu’ya kaydırılacak, herkes kendi kastından memnun biçimde yaşamını sürdürecekti. Ancak bu cennetin mimarları, sermayeyi serbestleştirirken onun artık kendilerine ait olmayacağını hesaba katmadılar. Çin’in efendileri olduklarını varsayan Avrupalılar ve Amerikalılar, serbest bırakılan sermaye, tasarlandığı gibi kontrol altında kalmadığında cennetten düşen tuğlaların kimin başına yıkılacağını öngöremediler. Küresel üretimin yön değiştirmesi yalnızca ekonomik dengeleri değil, siyasal meşruiyetleri ve kültürel üstünlük anlatılarını da çözülmeye mahkûm etti.
Bugün “Good Old Days” editlerinde gördüğümüz şey tam olarak budur: 1980’lerde hayal edilen sermaye, kimlik ve cinsiyet serbestleşmesinin semptomlarını yaşayan bir toplumun; geçmişte aşağıladığı ya da utandığı tarihine dönme arzusudur. Toplumsal refleksler izin verse İspanyollar sömürgeci köklerine, Almanlar disiplinli devlet tahayyüllerine, Fransızlar kraliyet ve aristokrasi mirasına duydukları özlemi bu editlerde çok daha açık biçimde göstereceklerdir.
Bugün geleneksel kurumların tasfiyesinin her şeyi düzelteceğine dair inancın zirvesine ulaşıldıktan sonra toplumların verdiği refleksler bize şunu göstermektedir: 18., 19. ve 20. yüzyıllarda yavaş yavaş inşa edilen “medenilik” kavramı nihai bir varış noktası değil, tarihsel bir ara formdur. Aydınlanma filozoflarının son hedef olarak gördüğü bu form, dini kurumları ilga ederken onların toplumsal düzen kurma kapasitesini de miras almak istemiştir. Ancak modernlik bu mirası kurumsal ve simgesel bir bütünlük hâline getiremediği için —kendi kutsalını, ritüelini ve sürekliliğini üretemediği için— iki dünya savaşı ve ardışık krizler neticesinde bizzat kendini tasfiye sürecine girmiştir.
Modernizmi tasfiye etmeye çalıştığı dini kurumlar sayesinde ayakta kalabilmiş bir parazit olarak düşünmek mümkündür. Kanını emdiği geleneksellik son damlasına kadar tüketildiğinde, modernizm de kendisine artık yer bulamamıştır. Geleneği yok edememiş, onun yerine geçememiş fakat onu tüketmiştir.
Bugün karşı karşıya olduğumuz şey bir “kriz” değil, bir hikâye iflasıdır. Ne modernliğin vaat ettiği cennet anlatısı ayakta kalabilmiş ne de onun tasfiye ettiğini sandığı gelenek tamamen ortadan kalkmıştır. Ortaya çıkan boşluk ne özgürlükle ne de çoğulculukla doldurulabilmiştir, aksine bu boşluk; yönsüzlük, öfke ve geçmişe dönük nostaljik patlamalar üretmektedir. “Good Old Days” editleri bu yüzden masum bir hatırlama değil, bugünün inkârıdır: Bugünle baş edemeyen bir kuşağın, geçmişi yeniden kurgulayarak kendine sığınak inşa etme çabasıdır. Bu editlerde özlenen şey geçmişin kendisi değil; geçmişte var olduğu varsayılan düzen, hiyerarşi ve anlam duygusudur. Modern dünya geleneği yok edememiş , geleneğin yerine geçememiş, fakat onu tüketmiştir. Geriye ise ne inanılacak bir gelecek ne de gerçekten dönülebilecek bir geçmiş kalmıştır. Tam da bu nedenle çağımız ilerleme anlatılarıyla değil, çöken anlatıların estetik enkazı üzerinden kendini ifade etmektedir.
Gramsci vaktiyle ne kadar doğru yazmış : "Eskinin çürüyüp yok olduğu, yeninin ise bir türlü ortaya çıkamadığı bir çürüme, bir değersizleşme devri yaşıyoruz. Eski dünya ölüyor ve yeni dünya doğmak için mücadele ediyor. Şimdi canavarlar zamanı."