Dünyanın hâlinden memnun olmayan herkesin cevaplaması gereken bir soru var: Dünya neden bu hâlde?
Eğer verilen cevap “Değiştirmeye gücümüz yetmiyor.” ise başka bir sorunun cevaplanması gerekiyor: Değiştirecek gücün olsaydı nasıl değiştirirdin?
Müphemliğe boğulmuş bir şekilde adaleti, iyiliği veya başka bir erdemi sağlayacağını söyleyenleri bir kenara bırakarak bir teklif sahibi olanları muhatap aldığımızda verilen cevaplarda bir örüntü beliriyor: Her biri içerisinde bulunduğu (ve rahatsız olduğu) hâlin değişmediği ancak bazı makamlarda istediği insanların bulunduğu, bazı kaynakların istemediklerine verilmediği, eskisi kadar çarpık bir moderniteyi teklif ediyor.
Kendilerini ilerlemeci sayanlar ya da bunu itiraf edemese de böyle olanlar modern tekliflerini samimiyetle sunmaya devam edebilirler. Ancak kendilerini mukaddesatçı, milliyetçi ya da muhafazakâr; hasılı sağcı olarak görenlerin derdi basit bir ayrıcalık alışverişinden ibaret olamaz.
Sağcı olan insan maddeyi aşkın olanların varlığını tanıyan, bununla beraber dünyada eşitsizliklerin kaçınılmazlığının hakikatini kabul eden bir insandır. Dünyanın görünenden ibaret olmadığını, maddenin ve nedenlerin eldeki sonuçları açıklamakta yetersiz olduğunu görür. Materyal şartların ikame ettiği hâlin bozulması için ihtiyaç duyulanın madde değil irade olduğunu bilir. Herhangi iki varlığın asla aynı olamayacağını, farklı olanların asla denk olamayacağını anlar. Sağcı için bu hakikatle dönen dünyanın eşitsiz olması birilerinin dayatması değil, hakikatin tecellisidir.
Böyle birisi için hâlihazırın kötü olmasının sebebi, menfaatlerin ve mükellefiyetlerin onun istediğinden başka bir kişi ya da zümrede olması değildir. En azından bundan ibaret değildir. Sağcı görüş, doğası gereği varlık alemini ve insanı diğer bütün görüşlerden farklı şekilde doğal bir hiyerarşi içerisinde ve farklı katmanların birbirine muhtaciyetle bağlı olduğu kaçınılmaz bir düzen içerisinde görür. Dolayısıyla hakikate uygun şekilde kurulan düzende katmanlar arası uyum doğar. Diğer tarafta bir grubun menfaatinin orantısızca gözetildiği çarpık düzenlerde çatışma ve sömürü doğar.
Var olan her şeyi bu çerçevede gören bir insan için mesele asla kaynakların farklı şekilde dağıtılması ya da mevcut makamlara başkalarının gelmesi ile çözülemez. Samimi bir sağcı için tek çıkar yol, hakikatin beyan ettiği düzenin dünyada bütünüyle tesis edilerek hakiki ilişkilerin yeniden oluşturulmasıdır.
Gel gelelim bugün kendisine sağcı diyenlerin pek çoğu için varlıkla, alemle, insanın bu alemdeki yeriyle ciddi bir şekilde uğraşmak abesle iştigal olarak gözükür. Çünkü onlar için mesele, geçmişte sahibi olup da ellerinden alınmış olanların ya da kendilerine layık gördükleri menfaatlerin elde edilmesinden ibarettir.
Vakıanın maalesef böyle olduğu bir farz-ı misalle kolaylıkla anlaşılabilir:
Bugün dünyanın içerisinde bulunduğu hâli ikame edenlerin yok olduğu bir senaryo düşünelim. Mesela dünyadaki bütün güç sahibi ülkeler arasında çıkan bir savaşta nükleer silahlarla her biri yok olsun. Hatta bize rakip olabilecek herkes yeryüzünden silinsin. Bu büyük savaşın ertesi günü acaba nasıl bir dünya inşa ederiz? Acaba modernite denilen hâl ortadan kalkar mı? Yoksa yıkılan düzeni, kendimize ait başka tuğlalarla dahi olsa, son duvarına kadar kendi ellerimizle yeniden mi inşa ederiz?