Maddenin her parçasına hükmedebilmek adına çağdaş zihniyetin âlemi niteliklerinden soyutlayıp niceliğe indirgeyerek tasvir ettiğine ilk yazımızda değinmiştik. Bir mekân ve şehir teorisinin aciliyetini görmemiz sebebiyle önceki yazıda vadettiğimiz konudan saparak ilk yazıda değindiğimiz esas mevzulara yöneliyoruz. Mekânın ve şehrin asliyeti hakkında olacak yazılardan sonra yönümüzü eleştirilere çevireceğiz.
Şehirlerimize dair ne varsa anbean silinip gidiyor. Ahımız geçip giden zamana karşı romantik bir ah değil çünkü birçok mekânın özgün dokusunun seneler evvelinden yok olduğunun farkındayız. Silinen, toplumun insanca yaşamaya çalışan fertlerinin her gün tabiat gereği inşa ettiği kimlik, aklî tasavvur, duygusal hafıza, sosyal bağlar gibi nice insanî unsurdur ki bizzat mekân ile bağlıdırlar.
İkamet ettiğimiz muhit sadece birkaç senelik olsa, yapı itibariyle dünyanın herhangi bir konumunun mimarisiyle farklılık göstermese, insan trafiği içinde yavaşlayacak bir adacık tanımasa, komşularımız kira vs. sebeplerle devamlı değişse, çarşının alaka kurmaya çalıştığımız esnafı yeni işletmelerle el değiştirse insaniyetimizden büyük bir parça kaybetmiş oluruz.
Elbette bu görüş insanın aslî bir tabiatı (fıtrat) olduğunu ve ondan uzaklaşıldığında ona dönüş ile ancak sıhhatin sağlanacağını her şeyden önce kabul ediyor. İnsan tabiatının ilişkilerden bağımsız tahayyül edilemeyeceği, ilk sayıda “Bireysellik Yanılgısı” yazısında anlatılmıştı. İnsan tabiatı sosyal ilişkiler ile kaimdir, modern ideolojilerin ön kabullerinin aksine bilinç düzeyinde “insan teki” olarak var olduğumuz bir an yaşamadık. Söz konusu fıtrî hâlin azamî derecede muhafaza edilmesi gerekirdi ancak ideoloji gerçekliği şekillendirmek için hakikî olmak zorunda değildir. Vakıadan kopuk teorilerin şekillendirdiği dünyamızda insanlığın da vakıadan kopması ve anomi hâline düşmesi kaçınılmaz olmuştur. Benzer bir durumu “ikamet” yani “mekân” ile kurduğumuz ilişki için söyleyebiliriz.
Çağdaş inşa faaliyetleri henüz fikir aşamasındayken bir mekânı toplumsal pratikten, kültürel estetikten, muhitinin mimarî dokusundan kopuk tasvir ettiği ve zeminini matematiksel alan olarak farz ettiği için ortaya çıkan sonuç da matematiksel aleme ait oluyor. Elbette bu sürecin birçok cepheden izahı yapılabilir ve arkasındaki motivasyonlar incelenebilir. Biz insanların peşinde olduğu kolaylıklar ne olursa olsun ontolojik olarak hakikî olanın yeniden tesisi için bir araştırma yapıyoruz. İkamet edilen mekân (place) ilişki kurulacak niteliklerinden soyutlandığı ve alana (space) dönüştüğü durumda insan yeryüzünden kopar ve zihninde bir hayali yaşar. Literatürde mekânsızlık (placelessness) şeklinde adı konulan bu hâl bireysel ve toplumsal huzursuzluğa sebep olmaktadır.
İnsan elbette gerçekliği bazı yüzlerinden soyutlayarak tasvir etmek mecburiyetinde olabilir. Boş bir mekânın, her ne kadar boş matematiksel alan kadar “boş” değilse de ilişki kurulacak az cephesi vardır denilebilir. Fakat asıl göz ardı edilen nokta insanın o boş fiziksel mekâna ilişeceği bir nokta seçme, bu ilişkinin bilincinde olma iki uçlu ilişkide etkilenip etkilenme aşamalarını yaşayarak -yani ikamet ederek- alanı mekâna dönüştürdüğüdür. Bugün insan alanı mekâna dönüştüremediği için matematiksel alanda yaşamaya mecbur kalmıştır.
En büyük yanılgı, mekânı önce soyut bir geometri, ardından doldurulacak bir boşluk olarak görüp ontolojik sıralamayı tepetaklak etmektir. Boş bir uzayda süzülen nesneler değiliz, insan matematiksel bir alanın içine sonradan yerleştirilen bir figüran değildir. O alanı varlığıyla anlamlı bir mekâna dönüştüren öznedir. Bir yerde ikamet etmek orayı evrenin sonsuz boşluğundan ayırıp manalı bir 'merkez' kılmaktır. Varlığımız bir alanı 'mesken' tutmak ve mekânlaştırmakla kaimdir.
İnsanın mekân ile kurduğu ilişkide ikametin sadece fiziksel bir eylem olmadığını, inşadan önce geldiğini ve varoluşun ayrılmaz bir parçası olduğunu düşünüyoruz. İkamet insanın yeryüzündeki serüveninde sonradan edindiği bir kabiliyet değil, bizatihi varlığı kaim kılan kılan ontolojik bir melekedir. Yeryüzünde yürüdüğümüz ilk günlerden beri bir ağaç altı, bir mağara deliği, bir çadır, bize mesken olur ve varoluşu seyredeceği bir merkez tesis eder. İnsanın bu merkezde çevresiyle kurduğu ilişki biri ötekisi olmadan düşünülemeyecek organik bir bütün teşkil ediyor. Görülmeli ki binaları dikerek ikamet etmeyiz; varoluşumuzun mayası ikamet etmekle, bir noktada ayakta durmakla, bir yere ait olmakla tuttuğu için inşa ederiz. Bu öncelik kavranmadan yapılan her planlama insanın fıtrî olarak mekânla kurduğu o kurucu ilişkiyi ıskalamakta, şehri yaşayan bir organizmadan cansız bir grafiğe indirgemektedir.