Aşkın olanın iktidarını yeryüzüne, kendi uhdesine indiren insanın iktidarını nasıl kaybettiğinin hikâyesini yazmanın ancak siyasal olanı sağlam temellere oturtmakla mümkün olduğunu önceki yazımızda belirtmiştik. Bu önermenin basit bir slogan/retorik olarak kalmaması için siyasal olanın mahiyeti üzerine bazı mülahazalarda bulunmak gerekmektedir.
Siyasal olan denince akla ilk olarak siyaset ve ona müzâhir meseleler gelmektedir. Aslında bu hem doğrudur hem yanlıştır. Doğrudur zira siyasal olanın bunlarla doğrudan bir ilişkisi vardır. Ama daha çok yanlıştır çünkü siyasal olanın doğası siyasetten oldukça farklı bir düzlemde ele alınmaktadır. Siyasal olan siyasetin ontolojik zeminidir. İnsan doğasının tanımı, ondan neşet eden toplumun doğası, insan-âlem ilişkisi ve insan-Tanrı ilişkisi gibi hususlar siyasal olanla doğrudan irtibatlıdır. Siyaset ise devlet yönetimi, örgütlenme biçimleri, rejimler, çıkar gruplarının rekabeti gibi gündelik politikaya dair konularla ilgilenir. Dolayısıyla daha olgusal bir düzlemde incelenir. Burada neredeyse her zaman iki şey varsayılır: Devletin merkezîliği ve siyasal düzenin varlığı. Siyasetin meseleleri hep bir otorite altında belli -özellikle şiddetin kontrolüne dair- kontrol mekanizmalarının varlığı ile bir anlam taşır. Ancak siyasal olan her şeyden önce düzenin kurulmasını inceler. Düzen ne ezelîdir ne ebedîdir . Bu durumda düzeni kuran ve onu sürdüren mekanizma nedir sorusu sorulduğunda siyasal olanın düzlemine dair bir soru sorulmuş olur.
Peki siyasal olanın neliği niçin önemlidir? Çünkü siyasal olan üzerine düşünme faaliyeti her şeyden önce mevcut siyasal düzenin var olmama durumunu ele alabilmek için elzemdir. Gerçekten de bu kavram hep içinde bulundukları düzene karşı esaslı itirazlar getirmiş düşünürlerce ortaya atılmış ve geliştirilmiştir. Elbette bu düşün faaliyetinin modernitenin dünyayı tümüyle etkisine aldığı 20. yüzyılda vaki olmuş olması kayda değer bir olgudur. Bu elbette tesadüf eseri gelişmemiş, bilakis bir ihtiyaca binaen oluşmuştur.
Bugün modernite tüm kurumlarıyla, paradigmasıyla, ahlaki çerçevesiyle dünya milletlerinin kamuoylarında merkezî bir rol edinmiştir. Elbette bu rol her milletin kendi tarihsel tecrübesi, kurumsal mirası ve kültürel kimliği ile bir ilişkiye girerek farklılaşmaktadır. Bu cihetle söz gelimi Arap dünyasındaki siyaset kurumu ve siyasal tasavvur ile Doğu Asyanınki birebir aynı değildir. Ama bugün birbirinden farklı coğrafyalarda siyasal alana dair birçok ortaklık varsa bu modern siyasal paradigmanın her yerde önemli ve - artık itiraf etmek gerekirse – kurucu bir rol sahibi olmasındandır. Modernitenin bu cihanşumullüğü o kadar baskın hâle gelmiştir ki modernite eleştirmenleri en temel varsayımlara ve önkabullere hücum etmek zorunda kalmıştır. Bu da kaçınılmaz olarak siyasal olanın fikir sahnesine bir akıncı süvari edasıyla çıkmasına vesile olmuştur. Dolayısıyla modernitenin kurduğu ve kurulduktan sonra hiç aşılamamış, dünyanın hemen hemen hiçbir köşesinde kendisine bigâne kalınamamış dünya sisteminin empoze ettiği düzene itiraz etmek bir yana, bu düzeni sorgulamak dahi siyasal olan üzerine düşünme faaliyeti olmaksızın mümkün görünmemektedir.
Siyasal üzerine düşünmenin var olmadığı bir durumda ne vardır? Burada iki ayrı durumdan/tavırdan bahsederek iki ayrı isimlendirmeye gitmek gerekmektedir: Siyasal sonrası (post-politik), siyasal öncesi (pre-politik). Siyasal çatışmanın yokluğunun varsayıldığı durumlarda temel tartışmalar kamusal alanda yapıl(a)maz. Siyasal düzenin genel prensiplerinin oturduğu ve işlediği varsayımıyla, aslî kurucu iktidarın gölge hükümranlığı kabul edilir. Siyasal olanın devre dışı kaldığı bu duruma yapılan siyasal sonrası yakıştırması, siyasal olanın mukaddem oluşuna yaptığı vurgu itibariyle de yerinde bir yakıştırmadır. Mevcut durum tipik bir siyasal sonrası durumudur. Siyasal çatışmalar ve kök meselelere dair mülahazalar çoğu zaman akademik olmayan, dolayısıyla akredite edilmeyen metinlere mahkûm edilmektedir. Niceliğin hükümranlığını sürdürdüğü akademi de siyasal olan tartışmalarının işlevsizleştirilmesinde önemli bir işlev üstlenmektedir. Medya neyin tartışılıp neyin tartışılamayacağının belirleyicisi konumundayken elbette başı boş bırakılmamıştır. Eskinin çözündüğü yeninin ufukta görünmediği dünyada “hegemonya” hâlâ kudretini muhafaza etmektedir.
Elbette akan suya bent çekmek çok zordur. Aslî meselelerinin konuşulmadığını hisseden kitleler kendilerine başka yollar aramaktadır. Bir kısım insanlar apolitikleşerek mikro hayatına odaklansa da gittikçe artan şekilde öfke haykırışları sokakları doldurmaktadır. Ancak çoğu zaman bu haykırışlar histerik krizler şeklinde vuku bulup gerçek bir sonuca ulaşmamaktadır. Zaten yakından incelendiğinde gerçek bir sonucun neliği konusunda kafalar oldukça karışıktır. İleride ele alacağımız üzere insanları bir arada tutan şey, ortak değerler ve bunlardan neşet eden karşılıklı muhabbet ve biz idrakidir . Bu hasletleri yitiren toplumlar ve/veya topluluklar ne ortak sorular ne de ortak çözümler ortaya atabilir. Böylesi durumlarda siyasal çatışma saman alevi misali ortaya çıkar ve çıktığı gibi de sönümlenir. Dolayısıyla çatışma siyasal alanda kurucu bir işlev üstlenemez. Aksine kronik çözümsüzlük kutuplaşmayı arttırır ve toplumun çözüm üretme refleksini tamamen felç eder. Bu durumu, siyasal olan üzerine konuşmayı baştan imkânsız hâle getirdiği için siyasal öncesi durum olarak adlandırmak doğru olacaktır.
Hasılı, modern devlet tecrübesinin bizi götürdüğü yer siyasal olanın kamusal alandan dışlandığı bir siyasetin kurulmasıdır. Böylece meşru siyaset post politiklikle sınırlandırılmış, bu sınırlara sığ(a)mayan çatışmalar ise pre politikliğe mahkûm edilmiştir. Bu cihetle bakıldığında post-politik olmak zokayı yutmak, pre-politik olmak ise zokayı yutamayacak kadar meseleyi yanlış anlamak demek herhalde yanlış olmayacaktır.