İnsanın kendine dair bir yol çizerek ‘biri’ olma arzusu belki de yüz yıllardır süregelen olgulardandır. Tarihin bu gerçekliğini insana ve topluma dair bilimler ile açıklamak bir tercih olabilecekken bu yazı ‘biri’ olma arzusunu iktisadi bazı teorilerin çevresinde inceleme gayesinde olacaktır .
Kapitalizmin tüm tarihine odaklanmaktansa biraz daha modern zamanlarına bakacak olursak (yani ikinci milenyumun ilk çeyrek asrına) u dönemin bizlere olağanüstü bir hızda değişimler sunduğunu görebiliriz. Post-Sovyet dönemin artık kanıksandığı, neoliberal iktisadın piyasaları domine ettiği ve teknolojinin akıl almaz dinamizmler ürettiği bu süreçte birçok gelişmeyi geride bıraktık. Ancak geride bıraktıklarımızla birlikte, hâlen bu akışın içinde yer aldığımız pek çok dönüşüm de varlığını sürdürmektedir. Düzenin vaatleri ve beklentileri de bu yeni çağın değişikliklerine ayak uydurmuş durumda, başta bahsettiğimiz ‘biri’ olma arzusunu da tam burada devreye sokmak gerekebilir. Bugüne değin belki hiçbir devirde bu kadar kuvvetli olmamış bir hiç kimse olma korkusu tüm dünyaya yayılmış demek abartı olmayacaktır. Sonu gelmeyen medya paylaşımları, anormal değilmişçesine hayatın her yerinde bulunma çabası, bir kariyer yolunu (binlerce insanın paylaşıyor olmasına rağmen) özel bir hayat sunuyormuşçasına pohpohlama gayesi de bütün bu olanların göstergelerinden sayılabilir.
Peki tüm bunların mevcut kapitalist düzenle ilintisi nedir sormak yerinde olacaktır. Zira kapitalist düzen öncesi dönemde de insanın ‘biri’ olma arayışı hep mevcuttu, ancak sermayeye hizmetin bu kadar şaşaalı olduğu bir dönem görülmemiş, dolayısıyla da ‘biri’ olma arzusunun bu kadar dayatıldığına şahit olmamıştık. Her ne kadar aramızda bu duruma dair farkındalığı olanlar varsa da dünyadaki birçok toplum farkında olmaksızın sermayeye hizmeti tüm benliğiyle kanıksamış durumdadır. Bu kanıksama hâli bireyin ‘biri’ olma arzusunu her geçen gün daha da körükleyerek mevcut kapitalist sistem içinde dönen çarklardan farksız biçimde hayatını idame ettirmesine yol açmaktadır. Başka bir ifadeyle, hiç kimse olmama arzusunun giderek sıradanlaştığı; buna karşılık ‘biri’ olma arzusunun bireyi zamanla “herhangi biri” ne dönüştürdüğü gözlemlenmektedir.
Hırsların ve geleceğe dair kariyer öğütlerinin bile sığlaştığı ve dişe dokunur bir iş yapmanın gün geçtikçe güçleştiği bir sistem, elbette kendini korumak adına da önemli bir yol kat etmiştir. Zira marjinal olarak sunulan bir yolun dahi sistemin içine entegre olma ve etkin biçimde işleme öncülüne sahip olduğu görülmektedir. Gerçekten marjinal olan ve sisteme uyumlanmayan bir yaşam biçimi mevcut idiyse bunun da artık sistem içinde kaybolmaya yüz tuttuğu söylenebilir.
Karl Polanyi kapitalizmin ortaya çıkışında geleneksel toplum yapılarının, işgücünün ve toprağın piyasaya zorla dâhil edilmesinin belirleyici olduğunu savunmaktadır. Bu durum halihazırda yerdiğimiz sistemin doğal koşullardan dolayı ortaya çıktığını değil, politik bir proje olarak sermaye elitlerinin öncülüğünde ortaya çıktığını gösterir niteliktedir. Dolayısıyla içinde bulunduğumuz düzende, insanların ‘hiç kimse olmamak’ meselesini bu denli ciddiye almasının, kaçınılmaz bir toplumsal sonuç olarak ortaya çıkmasını ne yazık ki yadırgayamıyoruz. Her bireyin içinde bulunduğu koşullar farklı olsa da odaklandığı ve elde etmek istediği şeylerin aslında doğal yollarla ortaya çıkmadığını, dolayısıyla insanlara ve toplumlara baktığımızda bir sürüklenme halinin yansımasını gözlemlemenin hiç de zor olmadığını bilmek şaşırtıcı olmasa gerek.
Peki anti-kapitalist politik görüşlerin yaklaşımı insanın ‘biri’ olma arzusunu, kapitalizmin yaklaşımından ne ölçüde farklı bir noktaya taşıyabilir? Bu noktada ana tartışma konumuzu sol ideolojiler üzerinden belirleyecek olursak kısa bir eleştiriyle durumu toparlayabiliriz, ancak bu kısımda yine Polanyi’ye başvurmak doğru bir adım olabilir. Polanyi’ye göre sol ideolojinin temel hatası, toplumsal sorunun kaynağı olan kapitalizmi dar anlamda sermaye sahipleri ve mülkiyet ilişkileri üzerinden tanımlamasıdır. Oysa Polanyi, asıl sorunun kapitalizmin kendisinden ziyade “piyasa toplumu”nun kurulması olduğunu savunur. Bu çerçevede mesele, yalnızca üretim araçlarının kime ait olduğu değil; toplumun bütününün, sosyal ilişkilerden siyasal kurumlara kadar, piyasa mantığına göre örgütlenmesidir. Polanyi’ye göre toplumsal yıkımı yaratan unsur da tam olarak bu kapsamlı ve sınırsız piyasa hâkimiyetidir. Dolayısıyla hem neoliberal iktisat hem de sol ideolojiler toplumu ekonominin bir türevi olarak görmektedir. Ana odağın insan olmadığı ve insanın yalnızca bir türev olarak konumlandığı bir dünya kurgusunda, birey kaçınılmaz biçimde hiçbir zaman aslî bir değer kazanamayan bir araca indirgenmektedir. Zira insan her ne olursa olsun bir öncül değil, piyasanın izin verdiği ölçüde varlığını sürdürebilen ikincil bir özne konumundadır.
Sonuç olarak mevcudiyetini bir şekilde sürdüren sağ ve sol ideolojilerin esasında insanı değil bir şekilde piyasayı öncelediğini söylemek yanlış olmayacaktır. Peki bu bir çıkmaz mıdır yoksa insan gerçekten arzuladığı bir kimse olma arzusunu gerçekleştirebilir mi? Birisi olma arzusunun yapaylığını idrak eden insan için bu soru artık anlamsızdır. Çünkü değerlendirdiğimiz bu arzunun sistemin içerisinden türemiş bir olgu olarak karşımıza çıktığını halihazırda tartışmış bulunmaktayız. Dolayısıyla sürekli bir çabayla ‘biri’ olmaya çalışırken hiç kimse olmaktansa hiç kimse olmayı göze alıp ‘biri’ olabilmeyi başaran bireyler bizlere bambaşka dünyaların kapısını aralayabilir.