Şimdilerde Zevk Sahibi Olmak Hakkında

Şimdilerde Zevk Sahibi Olmak Hakkında

Ahmed Müştekî

Sayı 03

31 Ocak 2026

Ahmed Müştekî

Sayı 03

31 Ocak 2026

Zamane insanının en vahim iptilâlarından biri görünmek arzusuna esir olması değil midir? Cemiyetin ve insanın iradesi ile fâilliklerinin en çok perdelendiği müfsit şartlarda, kişinin görünmek ve duyulmak istemesi esasen hayli gariptir. Nitekim fıtrî cemiyetlerdeki insanlar için de büyük bir imtihan olan şöhret yahut takdir edilmek sevdası, ancak nezdinde makbul sayılmanın ümit edildiği insanlara dair bir hüsnüzanla manalı olur. Yani ancak takdiri kazanılmak istenen insanların bizi lâyıkıyla takdir edebileceklerini zannediyorsak onlar tarafından bilinmekten medet ummamız anlaşılabilir. Bugünse hakikî bir cemiyet idrakimiz kalmamıştır. Bir kimseyi yahut şeyi takdir edebilmek için de mecburî olan, irade göstermek yahut bir şeyin tarafgirliğini yapmak ameliyeleri ayıplanmaktadır. İrade sahibi ve fâil olarak meydana çıkan insan kendisine imrenilen kişi değildir. Buna rağmen pek çok kimse zihnindeki sahte cemiyet tarafından tanınmak ve kendini bu âleme doğarken hazır bulduğu bağlardan kopararak resmettiği sureti zihnindeki mevhum mahluklara göstermek için bitmez tükenmez bir iştiha taşıyor.

Demek ki zamane insanı hakikî bir takdir göremeyeceğini en baştan kabul ederek işe başlıyor. Zaten bu cins bir insanın kendinden ayrı saymak istediği fakat mevcudiyetinden asla ayrılamayacak olan tüm bağları, taallukları ve kayıtlarının; kendini “pazarlarken” yoluna çıkmamaları için hemcinsleriyle vardığı bir ahit vardır. Bu ahde göre kişi kendini nasıl takdim etmek istiyorsa odur, karşısına çıkacak olan kişiyi de böyle kabul ettiği müddetçe kimse ona bir cemiyete, bir mekâna, bir memlekete, bir surete, bir aileye ait olduğunu hatırlatmayacaktır. Böyle bir ahit elbette ki ayak bastığı her beldeyi bir sahtelikler beldesine döndürecek ve insanlar, beğenilmek hakikatten kopmayı gerektirdiği için, ancak beğenilmeyi umursamayacak bir kurnazlık sebebiyle hakikati dikkate alan bir irade karşısında kendi fâilliklerini eriteceklerdir.

Yakın zamanlara kadar modern cemiyetler bu sahtelik hâlinin tesirini azaltan bir kısım kadim bağlarla (her ne kadar bu bağlar önceki devirlere göre epey azalmış olsalar da) kuşatılmıştı. Bugün ise niceliğin hükümranlığını ilan eden sosyal medyaya kendini hastalık derecesinde mecbur hisseden bir modern cemiyet vardır. Sosyal medya tarihte benzeri görülmeyen bir tehlikedir, çünkü mezkûr sahteliği yayan ve ikame eden bir alet olmanın yanında hakikî cemiyete fıtraten teşne olan insanların “cemiyet hassasını” uyuşturan bir afyondur. İnsanlar bu afyon yüzünden, cemiyette var olmak için gereken insanî hünerleri de bir daha asla hatırlamamak üzere unutmaktadırlar. Metropollerde zaten mekân tasavvuru harap olmuş zavallılar, bu afyona müptela olmakla mekâna dair son bakiyeleri de yok etmektedirler. Hakikî cemiyetten hepimiz mahrumuz, buna rağmen ancak bu afyona müptela olmayanlarımız bu mahrumiyetle yüzleşecek kadar mert olabilir. Bu yüzden iradeyi bu kadar çirkin bir şekilde çöpe atıp fıtrî tasavvurlarımızı ifsat etmenin hiçbir meşru mazereti olamayacağını hatırlayalım.

Peki kendini bu sahteliğe kaptırmayan, irade ve idrak çerâğını uyanık tutan kimseler nasıl bir yol takip etmelidirler? Evvela üzerine konuştuğumuz iptilanın insanın mizacındaki hangi mahrumiyette yuvalandığını doğru tespit etmek gerekir. Bu mahrumiyet “zevk” mahrumiyetidir. Niceliğin hükümranlığında asil ve kıymeti kendinden olan her şeye savaş açılmış, insan zevki unutmuştur. Müfsit kalabalıklara bakınca bu kargaşanın bir parçası olmak istemeyen talihliler bilsinler ki, kendilerini bu vahim akıbetten meneden de zevktir. Zevkin tarifi için Tâhirü’l-Mevlevî’nin Edebiyat Lügati’ndeki “Zevk” maddesine bakalım:

“Lügatte tatmak, bir şeyin lezzetini duymak” demektir. Mecazen bir şeyin mahiyetini iyice anlamak, değerini hakkıyla takdir etmek manasında kullanılır. Bunun edebiyata müteallik olanına “Zevk-i edebî” denilir.

Bir eserin edebiyattan sayılıp sayılamayacağı ancak zevk-i edebî ile tayin olunur. Zevkin derecesi olduğu gibi zevk-i edebînin de derecesi vardır. Hasta bir adam, yiyip içtiği şeylerin lezzetini tamamiyle duyamaz. Edebiyatta sağlam anlayışı olmayan da edebî bir eserin mahiyetini lâyıkıyla takdir edemez. Maddî şeyleri anlamak için “selâmet-i his=duygu sâlimliği” lâzım olduğu gibi edebî eserleri tanıyabilmek için de “Selâmet-i zevk=zevk sâlimliği” icab eder. Binâenaleyh o hassaya “Zevk-i selîm” tabir olunur ki, edebî sözlerin asıl mümeyyizi ancak odur.¹

Burada edebî zevk için söylenenleri diğer sahalara da teşmil edersek anlarız ki ruhen zevk sahibi olmak bedenen sıhhatli olmaya benzemektedir. Sıhhati tehdit eden şeylerden nasıl imtina ediliyorsa zevki tehdit eden şeylerden de öyle imtina edilmelidir. Zamane hastalanmıştır, çocukluğun masumiyetini ve fıtratın bakiyesini ardında bırakarak yığınlara dâhil olan kimselere de bu hastalık sirayet etmiş demektir. Sıhhatli kalmak için her tedbiri almaya gayret etmek gerekir. Zarurî hâllerin kişiyi yer yer çaresiz bırakacağını elbette inkâr edemeyiz. İşte bu noktada bâtının zâhire üstünlüğü umdesine sarılmak en doğrusudur. Bugün kendi şartlarımızda mümkün olan en iyi şeyi yapmak, elbette yarın mümkün olan en iyi şartların bizim elimizle ortaya çıkmasını temin edecektir.

Görünmek arzusuyla zevk-i selîm adına savaşmak… İşte bugünün az rastlanır kahramanlığı budur. Kahramanlarınsa iki şeyi iyice anlaması gerekiyor: görünmek arzusunun modern biçimlerden neşet ettiğini ve zevk sahipliğinin de ancak modern olmayan An’anevî biçimler vesilesiyle kaim olduğunu. İlkini hissetmek pek de zor değil gibidir, modern biçimler tarihîliğin ve gelip geçici tali unsurların pençesindedirler. Bu hüviyetleri sebebiyle insan kendini modern biçimleri “yakalamak” ve yeni modern biçimler ihdas etmek mecburiyetinde hisseder ki her sahadaki modanın esası da budur. Bu koşuşturmanın varlığı hem modern biçimleri takdir edebilmenin imkânsızlığına (yani modern biçimler hakkında zevk sahibi olmanın imkânsızlığına) hem de modern biçimlerin ayakta kalmak için fasılasız bir “beğenilmeye” muhtaç olduğuna delalet eder. Modern biçimlerin hem satıcısı hem de müşterisi olmak, kişiyi mütemadiyen değişen bir zemindeki umdesiz cemiyette görünmek için gayrete mahkûm kılar.

İkinci husus daha çok dikkat gerektirir. Çünkü An’anevî biçimler de farklı tarih ve zamanlarda farklı şekillerde görünmüşlerdir. Fakat bu biçimler her An’anede ezelîymişçesine takdim olunur, nitekim her biri “göklerin üstündeki” aslî biçimlerin remizleri sayılırlar. An’anevî cemiyetlerde biçimlerin değiştirilmesi için herhangi bir husûsî gayret bulunmadığı gibi, değişen biçimler kendi sahalarındaki eski suretlerine asla yabancı hâle gelmemiştir. Bir asrın sanatı ve ilmi, sonraki asırların sanatkâr ve âlimlerince tamamıyla lüzumsuz ve aşılmış bulunmamıştır. Ayrıca modern tarihçiler tasniflerinde kadim sanat ve ilimlerde bir “gelişme” yahut “ilerleme” tespit etmek peşinde oldukları hâlde tüm bu müktesebat içinde zirvenin nerede bulunduğunu tespit etmek pek mümkün değildir. Bulunsa dahi bu zirvenin kendinden sonra meydana gelen eserleri taklitten ibaret kılmak gibi bir hususiyeti asla yoktur. Tarih öncesi denen ve meselemiz cihetinden idrak edemeyeceğimiz zamanlardan sarfınazar edersek tüm An’anevî biçimlerin kendi silsileleri içerisinde müşterek bir zevki muhafaza edecek kadar akraba olduklarını görürüz. Elbette bu biçimlerin nakledilmesinde şifahî olanın payı daha büyüktür ve bu canlılık geride kalan eserlerden ziyade biçimleri ortaya koymaya ehil insanların marifetidir. Biçimlerle beraber elit bir zümrenin de nakledildiği akılda tutulursa, hakkıyla takdir edebilmenin de An’anevî biçimlere bağlı olduğu anlaşılır. Kadîm zevk kendi zümresini belli başlı sabitelere bağlı bir hâlde var eder, bu da kişiyi gelip geçici şartlara uymak kaydından ve şuur altının nihayetsiz tahavvüllerine boyun eğmekten azat eder.

An’anevî biçimlerin peşinden gitmek ve modern biçimlerden uzak durmak, “ruh aristokratının”² görünürlüğünü ortadan kaldıracaktır. Çünkü o kadim insanın hemcinsidir, kadim insanlarsa modernler tarafından ancak tesadüfen ve moderniteye hizmette bulundukları vehmine binaen dikkate değer görülürler. Bu noktada kişi eskiden yaşamış büyük insanların bazılarının bugüne bir ad bırakmış olduklarını zannetmemelidir. Kadim insanın müspet bakacağı bir nam salmak varsa bile, kendisine tamamen yabancı bir cemiyette nam salmayı istemeyecektir. Ad bırakan büyükler ancak usta oldukları sahaların ehline bir ad bırakmışlardır. Zaten pek çok zaman eski insanların bugünkü şöhretinin rıza göstermeyecekleri yakıştırmalara istinat ettiğini görürüz. Kıymetli olan her şeyin yalnız ehline malum olduğunu anlayan bir kimse, kalabalıkları takip etmek zorunda hissetmeyecektir. An’anevî biçimleri takip etmenin sebep olduğu “görünmezlik” bu itibarla bir noksan olmaktan çıkacaktır. Elbette yalnızlık hissi hâlâ kötü olabilir yahut kadim usulü takip eden ufak bir cemiyet yahut dost meclisinde görünürlük arzusu ahlâkî bir imtihan olmaya devam edebilir; bunlar zevk sahibinin tüm devirlerde aşması gereken engellerdir. Nitekim tabiatı gereği zevkin incelmesinin bir haddi yoktur, kişi daha fazlasını yapamayacağından emin olana dek daha ince bir zevk kesp etmeye devam edebilir. Görünürlük arzusu ve yalnızlık hissinin getirdiği (yapılan işin manasızlığına dair) ümitsizlik bu seyri baltalayacak olursa kişiyi yoldan alıkoyacaktır. Bugünün yahut dünün An’anevî insanı için ikisini de aşmaktan başka yol yoktur.

An’anevî olanı hangi sahalarda nasıl takip etmeliyiz, buna vereceğimiz cevap meselemiz için hayatîdir. Evvela modernliği meşrulaştırmak için determinist noktainazarın kurnazca ortaya koyduğu iddiayı dikkate alalım ve buradan hareketle An’anevî biçimlerin alenî olabileceği hududu tespit etmeye çalışalım. Günümüzde bazıları teknolojiyi kullandığımız, metropollerde yaşadığımız, tarihte benzeri görülmeyen modern devlet yapıları ve hukuk sistemleri içerisine doğduğumuz için mecburen modern olduğumuzu söylerler. Bu bir bakıma doğrudur, hakikaten modern cemiyeti anlamak istediğimizde de tüm bu unsurların insana tesirini tahkik etmekten başka pek bir şey yapamıyoruz. Fakat daha üst bir nazardan da yanlıştır, çünkü mana surete galip gelicidir. Maddî şartlar kalabalıkları anlamamız için (ve fakat asla mazur görmemiz için değil) geçerli bir sebep sunuyorsa da kendi âlemimizde (bilhassa bu tahlili yapabilecek bir zemine sahipsek) manevî olan karşısındaki eksikliklerimizi meşrulaştırmaz. Tüm An’aneler dünyanın en çok ifsat olduğu zamanda bile doğru yerde duracak kişilerin var olacağını haber vermiştir. Elbette zikrettiğimiz maddî şartlardan müteessir oluruz, fakat kendimizi hangi safta hissettiğimiz ve ruhumuzun hangi tarafa meylettiği esastır. Zamane deterministleri maddî olana doğrudan boyun eğmek zorunda hissediyorlarsa, bu maddeci bir meşrebe işaret eder ki hakikaten “dünya katılaştıkça”³ bazı meşreplerdeki insanların kendilerini ifsada daha çok kaptırdıklarını görürüz. Zaten hiyerarşinin ve zümreler doktrininde işaret edilen zümrelerin yokluğu tam da bu yüzden bir felakettir.

An’anevî biçimlerin alenen yer alabileceği hududu bu son noktadan hareketle tespit edebileceğimizi söylemiştim. An’anevî biçimler de tüm biçimler gibi maddîliğe yakın ve uzak olmak üzerinden bir hiyerarşiye sahiptir. Mesela bugün kadim hünerleri muhafaza eden kimselerin giyim kuşamlarında onları tefrik edebileceğimiz bir “sadelik” görsek de seleflerinin kıyafetlerini giydiklerini görmeyiz. Yine teknolojiye tamamıyla bigâne kalmadıkları da ortadadır. Bunun sebebi insanın ne giydiğinin yahut sıhhati tehdit edebilecek aletleri kullanmanın ehemmiyetsiz olması değildir. Sebep mevcut şartlarda bazı maddî sahaların modern biçimler tarafından işgalidir. Şunu demek istiyorum: kıyafet kadim bir ilme kıyasla elbette daha maddî bir biçimdir ve daha maddî bir sahada var olur. Kadim bir ilmi kişinin tahsil ve muhafaza etmesi ise maddîleşmenin şu anki merhalesinde, kadim kıyafeti muhafaza etmekten çok daha mümkündür. Böyle olması insanların daha fıtrî elbiseler giymesinin imkânları doğunca bunun için gayret etmeyi elbette manasız kılmaz. Fakat başından beri kadim ilim melekelerini kesp etmiş olmak hiyerarşide yukarıda yer almaktadır ve mevcut şartlarda da hem daha korunmuştur hem de daha “kolay” korunabilir.⁴ Ayrıca kıyafet kadar maddî ve görünür kadim biçimleri ilana çalışmak bugün iki tehlike doğurur: Evvela böyle bir nesneye ulaşmak ve maddî sahada görünür tutmak için gereken maddî gayret kişiyi modernitenin bazı gizli tuzaklarına⁵ düşürebilir. Daha mühimi kişi en başta mevcut cemiyette tenkit ettiğimiz “mekâna ve insanî idrake bigâne kalmak” iptilasıyla boğuşur. Çünkü sureten marjinalleşmek mevcut dünyada kalabalıklardan ayrılmayı değil kalabalıklara dâhil olmayı beraberinde getirmektedir. Modernitenin “kostümlü balosu”, her biçimi aslından ayırabilecek bir zemine sahiptir ve buna çok dikkat edilmelidir. Ruh aristokratı, fark edildiğinde modern zihniyete mensup bulunmadığı için fazlasıyla hayret verici biri olabilir ama asla hemen fark edilmek ve hayreti celbetmek gayretinde olmamalıdır. An’anevî biçimleri takip ederken en maddî olanlar dâhil hepsinin aktarılmasını temin etmek, ancak mevcut dünyadaki maddî nazarların hedefi olabilecek nesnelerin görünürlüğünü tahdit ederek onları muhafaza etmek gerekir. Tabii ki neyin alenî kalabileceği her mahalle göre değişir, bundan ötürü moderniteye karşı kaybedilmiş bir saha tasavvur etmek çok yanlıştır. Birileri herhangi bir An’anevî biçimi tevarüs ederek devam ettirdiği sürece o biçim ve onun taalluk ettiği saha canlı kalmaya devam edecektir.

Tüm bunlar iyice anlaşıldıysa ruh aristokratlarına bir yol haritası çizmeye teşebbüs edebiliriz. İlerleyen zamanlarda daha isabetli başka tekliflerin ortaya çıkacağını ümit ediyorum, şimdilik ilimler ve sanatları merkeze alan bir hatta ilerleyelim. En başta yaşadığımız devrin kadim zevkler cihetinden nasıl bir vaziyet içerisinde olduğunu iyi anlamalıyız. Bugün pek çok kadim zevk tarihe gömülmüştür, pek çoğu da sırlanmaya yakındır. Yine de dünyanın pek çok memleketine kıyasla bazı mühim imkânlara sahip olduğumuzdan emin olabiliriz. Nitekim Türk modernleşmesi kadim dünyadaki pek çok ince zevk merkezinden eser bırakmamışsa da Türk talihi eski beyefendiliğin hayaletine arada bir görünme hakkı tanıyarak, göz önünde bulunan kimselerin hiçbirinin temsil etmediği muhayyel bir elit zümreye mensup olmak hissini -tarihte son kez- neslimize takdim etmiştir. Pek çok coğrafyada tamamıyla yok olan bazı zevklerin bizde birer ikişer temsilcisi, hiç değilse bu temsilcilerin birkaç şahidi bulunuyor. Gayret edildiği takdirde kaybolmasının önüne geçebileceğimiz ve insanî bir havanın torunlarımız tarafından teneffüs edilmesine vesile olabilecek nice zevkler vardır. İşimiz her asil tabiatın bazılarına meyledeceği bu zevkleri mertçe muhafaza ve nakletmektir.

Her kadim zevk için bir silsileye muhtaç olduğumuzu iyi bilmek gerekir. Bir silsileye istinat etmeyen zevkler tevarüs edilemeyeceği için nakledilemez. Bu silsileler bazı ilim ve sanatlarda alenen icazetname ile naklediliyorsa da pek çok kadim zevk ve inceliğin ne müstakil bir müfredatı ne de icazetnamesi vardır. Yani bir zevki kesp ettiğimizin delili kitabî yahut şifahî olabilir, delili bir başkasına göstermenin ekseriyetle manası olmadığı için bu bir zayıflık zannedilmesin. Esasen elit zümrelerin canlı olduğu bir cemiyette icazet her fırsatta tekrar tekrar verilmektedir. Kişi bir işte derinleşip üstatların usulüne vâkıf olduğunda kendi eksiklerini görüp tekâmül etmenin hususî yollarını zaten bulacaktır ve bu manada kemale ermek -modern insanın pek anlamadığı şekilde- dış dünyayla alâkasız bulunduğu için kadim insanlar her fazilete bir vesika aramak kaydında olmamışlardır. Tabii ki buradan icazetname vermenin tamamıyla yerleştiği sanat ve ilimlerde söz sahibi olmak için icazetname gerekmeyebileceği neticesine varılamaz. Aslında burada zevk kesp edilebilecek sahaları, mesela meclis adabını iyi bilmek gibi teamülleri de dahil edecek şekilde genişçe ele alıyorum. Bazı sanat ve ilimlerde de kitabî bir icazetnamenin bulunmadığını hatırlarsak bu noktaya niçin dikkat etmek gerektiği anlaşılacaktır. Ayrıca bu dikkat kolaylıkla şekle bürünmeyen ince zevkleri yakalamak için temkinli olmamıza da yardım edecektir.

Bugüne dek nakledilen bazı teamülleri, mesela bir mahalde aynı işi yapan esnafların kendi aralarında fazilet telakki edilen hâl ve hareketleri yalnızca bu kişilere yetiştiğimiz takdirde hakkıyla öğrenebiliriz. Üstüne böyle bir tavrı kendimiz devam ettirmek istiyorsak hem mesleğimizin hem de -en azından bir dereceye kadar- etrafımızdaki cemaatin mahiyetinin buna müsaade etmesi gerekecektir. Eğer şartlar muvafık değilse bu tavrı en azından kaydedip bir kıssa gibi nakletmek de faydalı olacaktır. Şartların muvafık kalmasında diretmek de mümkün olabilir. Bazı tavırlar kaybolup gitse dahi o tavrın sahibi kimselerden yadigâr kalan bazı tabirler ve inceliklerin başka meclislerde ihyası da muhal değildir. Yalnız, böyle içtimaî teamüllerden ibaret zevklerin bazen onları devralmak isteyen kişileri suniliğe sevk ettiğini görüyoruz, bundan imtina edilmelidir.

Bugün bize kadar gelen sanatları kendi An’anemiz dahilinde tasnif edecek olursak; şiir (edebiyat), musiki ve tasvirî sanatlar olmak üzere üç nevi sanattan bahsedebiliriz. Bu sanatların ilki olan şiir yahut edebiyat pek çok kimse için bugün kesp edilmesi çok güçleşmiş bir zevke işaret eder. Nitekim modern edebiyat modern Osmanlı ve Türkiye’nin hem siyasî hem kültürel tarihinde merkezî bir mevkide olduğundan bu yeni edebiyatın derin tesiriyle halk zevkini yitirmiş ve kadim edebiyatı sadece okumak için gereken şeylerin büyük bir kısmı bile zihinlerden silinmiştir. Diğer kadim sanatların sanatın tarihî bir merhalesi değil, sanat nevilerinden biri olduğu düşünüldüğü hâlde kadim edebiyat sanatın eskimiş bir merhalesi olarak kabul edilmiştir. Nihayet kadim edebiyatı okumak ve bu zevke binaen yeni eserler telif etmek için rehberlik edebilecek pek az sayıda insan kalmıştır. Aslında kadim sanatlar içinde malzemesi söz olduğu için en ulvî telakki edilen şiirin maddîleşmiş bir cemiyetten evvelemirde saklanması anlaşılabilirdir. Edebiyat hususunda modern temayülün katı bir biçim düşmanlığına sahip olması da her sanat gibi biçimden ayrılamayacak olan edebiyat ve şiirin anlaşılamamasının sebeplerindendir. Kadim edebiyatta zevk kesp etmek isteyen biri, bu sanat için gereken tüm alet ilimlerini öğrenmeye gayret etmeli ve modern araştırmacıların modern yorumlarının tesirinden mutlak surette içtinap etmelidir. Kadim edebiyatın (bilhassa şiirin) ilme en çok benzeyen sanat olduğu hesaba katılırsa kişi için An’anevî âlemin pek çok kapısını açabileceği anlaşılır. Fakat kesp edilmesi hayli güçleştiği için diğer sanatlara kıyasla iştigal edilmesi en tehlikeli olanıdır.

Musiki, kadim biçimleri modern bir cemiyette en çok rağbet gören sanat olması bakımından temkini hakkeder. Bu rağbetin bir sebebi ses kaydı teknolojisi sebebiyle müzik dinlemenin en mühim modern iptilalardan biri hâline gelmesi ve kolaylıkla tedarik edilebilen her nevi musikinin bir şekilde müşteri bulması, diğer sebebi insan sesi ve saz nağmelerinin (ki bu eserlerin muhtevasından azade bir hususiyettir) terbiye edilmemiş kulaklara da tesirinin yüksek olmasıdır. Sahnelenme konsepti de bugün musikiyi işgal etmiş, icranın kayıt altına alınabilmesi sanat eserinin icra kaydının kendisi olduğu vehmini doğurmuştur. Hâliyle görünürlük sevdasının en ziyade tesirinde kalan sanat şimdilerde musikidir. Burada fizyonomi/ ilm-i firaset gibi kadim ilimlerde ses güzelliğinin bazen aklî zaaflara delalet edebiliyor olduğunu ve musiki icrasının bazı şartlarda ifritlerle alâkalı kabul edildiğini hatırlamakta da fayda var. Musikiye nasıl maruz kalınacağı pek hassas bir meseledir, gayriihtiyari maruz kaldığımız modern musiki biçimleri zaten musikiye taalluk eden melekelerimizi zedelemekteyken bu noktaya çok dikkat etmek lâzımdır. Yine musiki müptelalığı, modernitenin iki ayağından biri olan santimantalizmi takviye etmektedir. Bunun en garip misallerini bugün “tekke musikisi” sahasında görmekteyiz. Pek çok kişi tekke musikisinden aldığı santimantal hazza binaen bâtınî bir seyrin içinde bulunduğuna ve musiki etrafında nakledilen bir kısım teamüllerin kadim tarikatlerin aslî hususiyetlerini teşkil ettiğine kendini inandırmayı başarmıştır. Böyle vahim akıbetlerin önüne geçilmesi için musikiyle iştigal eden kişinin diğer sanatlara da vakıf olması ve ilimlerden tamamıyla kopmaması şarttır. Zaten hiçbir sanatı diğer sanatlardan habersiz bir şekilde icra etmemek gerekir. Musiki eserinin bir icra kaydı demek olmadığını, musiki meclislerinin haz değil zevkle alâkalı bulunduğunu iyice anlamak lâzımdır. Yeri gelmişken büyük kadim sanatlar mütehassısı Ananada K. Coomaraswamy’nin de işaret ettiği gibi, An’anevî sanatın bir “estetik” işi olmadığını söyleyelim. Coomaraswamy bunun yerine An’anevî sanatların bir “retorik”, yani “hakikati tesirli bir surette ifade etmek” meselesi olabileceğini söylemiştir. An’anevî sanatta sanat eserinden haz almak asla merkezde değildir, hedeflenen şey sanat eserinin kişiyi hem hazlardan hem de acılardan azat eden bir nevi “vecde” getirmesidir ki bu hakikî manevî tecrübelerin (elbette asla onlara denk olmayan) bir benzeridir.⁶ Tüm sanatları bu terazide tartmak, An’anevî sanat eserleri ve modern sanat eserleri arasındaki bazılarımızın hissettiği fakat adını koyamadığı farkı da tasrih edecektir.

Sanatlar faslını tasvirî sanatlarla tamamlayalım.⁷ Tasvirî sanatların bazıları mimarî yahut kadim eşyalar ile kaim olduklarından bunlar -hat ve tezhip gibi- sanatkârın tek başına da eser verebilmesine müsaade etmez ve cemiyetteki pek çok münasebete ihtiyaç duyarlar. Böyle sanatlar ekseriyetle müstakil bir sanatkârlar sınıfını da günümüze nakletmemişlerdir. Fıtrî cemiyetlerde birbirinden ayrı tasavvur edilmeyen sanat ve zanaatin modern cemiyetlerde bir ikilik teşkil etmesinin ardından bu sanatlar meslekî karşılıklarını yitirerek kaybolmaya yüz tutmuşlardır. Mesela taş ustalığı gibi bir sanat kadim mimarinin yok olmasıyla son demlerini yaşamaya başlamıştır. Böyle bir sanatın ihyası için sanatkârın yetişmesi kâfi gelmez, (Zaten bu sanatlar sanatkârın öne çıkmadığı sırlı sanatlardır.) bütün bir imar tasavvurunun ve cemiyetteki bazı hususiyetlerin bu sanatın bir parçası olduğu büyük sanat eserleri için gerekli şartları temin etmesi mecburîdir. Bunlar gibi tasvirî sanatlarla alâkalı yapılması gereken şey, sanatların öğrenilerek nakledilmesi ve muvafık şartların doğması için gayret göstermektir. Bizi doğrudan alâkadar eden hat, minyatür ve tezyinî sanatlara gelince; bu sanatlarda silsileler ve talim yollarının diğer kadim sanatlara nispetle daha iyi muhafaza edildiğini görüyoruz. Ayrıca bu sanatlarda verilen eserleri asgarî seviyede takdir edebilmek için çok daha fazla gayret ve sabır gerekir ki tam da bu sebeple bu sanatların terbiye ediciliği diğerlerinden daha fazladır denemese de daha aşikârdır. Dikkat edilmesi gereken hususlar, musiki bahsinde dediğimiz gibi ilimlere bigâne kalmamak ve bu sanatlara meyleden kişinin tabiatındaki suret merakının eserlerin de yalnızca suretleriyle alâkadar olmayı beraberinde getirmesinden imtina etmektir. Mesela şimdilerde pek çok hattatın Arapça ve Farsça metinleri anlayamadıkları yahut şiirleri vezinlerine göre okuyamadıkları için imla hataları yaptığını görmekteyiz. İnsanın en çok mesai harcadığı şeyin mahiyetini bilmemesi hakikaten acıdır. Tasvirî sanatlarda üslup hususunda da titizlik gösterilmediğini söylemeliyiz. Bu sanatlarda maalesef kadim biçimlerin harfler ve motiflerden ibaret sayıldığını, bunlar korunduğu takdirde her türlü eserin hakikî bir sanat eseri olacağı zannediliyor. Hâlbuki kompozisyon ve istif, hatta yeri geldiğinde malzemeler ve renkler de diğer kadim biçimlerden ayrılmamalı ve kadim üsluba külliyen riayet edilmelidir.

Nihayet kadim ilimleri tahsil etmekten bahsedebiliriz. Kadim ilimler şimdilerde neredeyse tamamen zahidâne endişelerle tahsil edilmektedir. Mantık ve nahiv gibi alet ilimleri bugünkü “medrese” tahsilinin en çok üzerinde durulan kısmı olduğu için esasında kadim ilimleri öğrenmenin bir zevk ve meleke kesbi manasına geldiğinin kolayca anlaşılmasını beklerdik. Fakat bu ilimleri nakleden kişi ve müesseseler ekseriyetle modern ve yeniyetme bir dindarlık tasavvurunun esiri olmuşlardır. Bu tasavvur modernitenin dünyayı ifsat ettiğini hisseder ve bunda haklıdır, ne var ki ifsat olmuş dünyaya karşı dindar kişinin mutlak bir perhizkârlık tavrı içinde olması gerektiğini varsayar. Dinî özcülüğünün de tesiriyle dini bir kanunnameden ibaret gören bu anlayış, köylerden modern kentlere göç dalgalarıyla birlikte maalesef tüm İslam dünyasını sarmıştır. Esasen dinin cemiyetteki en bariz karşılıklarından olan hitabet, din dili ve dinî meclislerdeki teşrifat gibi pek çok unsurun da cemiyetten çekildiğini fark etmek lâzımdır. Bugünün dinî kültürü kadim biçimleri korkutucu miktarlarda yitirmiş hâldedir. Kadim ilimlerin de böyle bir iklimde lâyıkıyla tutunması güçleşmiştir. İnsan hayatının manasını günah veya sevapların niceliğinden ibaret gören modern perhizkârlık elbette kadim ilimlere karşı da tamamen faydacı hareket edeceğinden kadim ilimlerin öğretildiği müesseselerde zevk sahibi insanlar bulmak çok zordur. Bugün kadim ilimlerle iştigal etmek isteyen kişiler, modern perhizkârlıktan zihinlerini muhafaza etmeli ve insanî faaliyet mevzilerinin bir kısmının modernite tarafından fethedildiği vehmine kapılmamalıdır. Modernite hakikatin bir parodisinden ibarettir ve büyük ârif René Guénon’un da ifade ettiği gibi bu parodinin neticeleriyle hakikî olan arasında asla bir denklik yahut simetri bulunmayacaktır. Fıtrî cemiyetlerde var olagelen her türlü insan faaliyetinin kadim karşılıklarını öğrenmek, insan fıtratına ait hiçbir şeyi modernitenin eseri saymamak icap eder. Yine kadim ilimlerin tamamen zahidâne endişelerle öğrenilmesinin bir neticesi, dinin ve An’anenin o ilimden ibaret sayılmasıdır. Bu hatayı modern perhizkârlıkta dinin fıkıhtan ibaret sayılmasında gördüğümüz gibi (bâtınî olanın yok sayılması neticesinde) kelam ve felsefenin dinin tüm sahalarına teşmil edilmesinde de görürüz. Manevî bir zümrenin her zaman dünyada bulunacağını, dinin ve An’anenin en aslî unsurlarının ilahî bir iradeyle muhafaza edileceğini fakat bunun tarafımızdan asla görünmemesinin de mümkün olduğunu kabullendiğimiz takdirde mezkûr hatadan korunabiliriz.

Ruh aristokratı ilimler ve sanatlar başta olmak üzere kadim zevkleri kesp etmeye gayret edecek, bir kısmında da buna muvaffak olacaktır. Bunlarla iştigal etmek kadar kıymetli başka bir işin modernitenin mahiyetini anlayıp tuzaklarından korunmaya sevk eden malumatı elde etmek olacağını da söyleyelim. Tüm bu gayretlerin semerelerini toplamak için yapılması gereken şey ise ilim ve sanat meclisleri tertip etmektir ki hakikî ve fıtrî cemiyeti ancak meclisler ayakta tutar. Birkaç mütevazı meclisin müdavimi hâline gelen muasırlarımız, mecburiyet zannedilen görünme yarışı ve sahteliklerin lüzumsuzluğundan emin olacaklar ve insanın içtimaî veçhesinin aslında ne olduğunu göreceklerdir. Zamane insanının tanımadığı bir zevkin sahipleri olan kişiler, zamane insanının devamlı değişen telakkileri karşısında afallamayacaklardır. Kişi bugünün görünmek arzusunu alt ettiğinde ve hakikî cemiyetin ihyasında bir adım attığında insan iradesiyle tanışacaktır. Müfsit kalabalıklara dâhil olmanın gerrçekçi bulunup irade göstermenin hayalperestlik sayıldığı bir cemiyetteyiz. Fakat hâlâ pek çok içtimaî imkânımız vardır, bu cemiyetin güya gerçekçi olan kısmının da insanî bir hayat sürmesi için bir şeyler yapmak elimizdedir. Zaten bu “gerçekçi” muasırlarımızın pek çoklarının bir gün cesaretlendirilmeyi beklediğini biliyoruz. İnsan iradesi bir şeyleri ifsat etmiş olduğu gibi şimdi de tashih edecektir.


¹ Tâhirü’l-Mevlevî, Edebiyat Lügatı, Kemâl Edîb Kürkçüoğlu (haz.), İstanbul: Büyüyenay Yayınları (2019).

² Bu tabir Julius Evola’ya aittir. (Aristocratico dello spirito) Metinde geçen irade ve zevk sahibi olmak isteyen kimseleri ifade etmek için güzel bir tabir olabileceğini zannediyorum.

³ Dünyanın katılaşması hakkında malumat için büyük ârif René Guénon’un “Niceliğin Egemeliği ve Çağın Alametleri” ismiyle tercüme edilen eserine müracaat ediniz.

⁴ Herkes ilim öğrenmez fakat herkes giyinir. Bu sebeple kıyafet gibi maddî bir sahadaki An’anevî biçimin müfsit bir cemiyete arz edilmesi onu “avamlaştırılmaya” karşı savunmasız bırakır.

⁵ Bu tuzaklarla modern vasıtalara maruz kalmanın neticesi olabilecek her türlü hâlin müsebbiplerini kastediyorum .

⁶ Bkz. Ananda K. Coomaraswamy, “A Figure of Speech or a Figure of Thought?”, Figures of Speech or Figures of Thought, ed. Roger Lipsey, The Traditionalist Press, Oakton 1977, s. 1-30.

⁷ Plastik sanatlar sınıfına giren kadim sanatlarımızı külliyen ifade etmek için tasvirî sanatlar demeyi münasip buldum. Buradaki tasvir kelimesinin modern tabiat taklidi manasıyla bir alâkası yoktur. Tasvirden kasıt herhangi bir malzeme vesilesiyle bir şeye suret vermektir.