Mülkiyet ve Meşruiyet: Hükümrânlığın Metafizik Temelleri

Mülkiyet ve Meşruiyet: Hükümrânlığın Metafizik Temelleri

Seyfullah Bozkurt

Sayı 03

31 Ocak 2026

Seyfullah Bozkurt

Sayı 03

31 Ocak 2026

Modern ideolojileri diğer tüm dünya görüşlerinden (Weltanschauung) ayıran temel fark, bu ideolojilerin Fransız Devrimi ve onu takiben gerçekleşen Napolyon fetihleri neticesinde ortaya çıkan “değişimin olağanlığına” verilen esaslı yanıtlar olmalarıdır. Değişimin olağanlığı (Normality of change) Wallerstein’dan iktibas ettiğimiz bir kavramsallaştırma olup modern ideolojilerin temel meselelerine dair derin bir kavrayış sahibi olmak açısından son derece faydalıdır. Bu kavramsallaştırma iyi anlaşıldığında Marksizmin, liberal ideolojinin en temel öncüllerinden biri olan değişim teorisini genel itibariyle kabul ettiği yani esasta anlaştığı fakat usule dair bir farklılaşmadan ötürü müstakil bir ideoloji olarak değerlendirildiği fark edilir. Usule dair pek çok farklılık mevcut ise de Wallerstein iki temel farklılığı öne çıkarır. Birincisi değişimin varlığa geliş biçimleriyle alakalıdır. Liberaller Marksist devrimciliğe kıyasla daha tedrici bir değişim olarak reform önerisinde bulunur. İkinci temel ihtilaf ise en mükemmel toplumsal düzene doğru ilerleyiş sürecinin nihayetine dairdir. Liberal ideoloji genel hatlarıyla kapitalist bir dünya sistemini insanlığın ulaşacağı nihaî nokta olarak idealize ederken Marksizmin öngörüsü kapitalist dünya sisteminin nihaî değil, nihaî olanın bir öncesi (penultimate) olduğu yönündedir. Özel mülkiyet biçimlerinin tümüyle ilga olunduğu ve üretim araçlarının idaresinin son raddeye kadar demokratize edildiği bir tür komünal düzen fikri, Marksizmi diğer modern ideolojilerden ayıran başat unsurdur. Bu yazımız mezkur ihtilaflardan ikincisinde merkezî bir yere sahip olan mülkiyet mefhumuna dair bir yaklaşım geliştirmeyi hedefliyor. İddiamız ne liberal ne de Marksist mülkiyet anlayışının tamamen isabetli bir tasvir sunduğu yönündedir. Bu bağlamda öncelikle Marksizmin, ardından da liberal yaklaşımların mülkiyete dair diskurlarını tahlil ve tenkit edeceğiz.

19. yüzyıl Marksizmi özel mülkiyet haklarına yönelik kurumsallaşmış bir müdahale olarak düşünülebilir. Hatta Komünist Manifesto’da açıkça proleterlerin üzerlerine düşen yegâne vazifenin “ bireysel mülkiyetin daha önceki tüm güvenlik ve güvencelerini yok etmek” olduğu öne sürülür ve komünist kuram tek bir ifadeyle şu şekilde özetlenir: özel mülkiyetin ortadan kaldırılması. ¹ Buradan da anlaşılacağı üzere Marksizmin özel mülkiyet karşıtı öğretisi mülkiyetin doğrudan ontolojisine yönelik bir saldırı niteliğindedir. Dolayısıyla Marksist teze tenkidimiz özel mülkiyetin varlığının zarurî olduğu fikri ekseninde şekillenecektir.

Belirli ahlakî normları içeren soyut kavramların (mesela sosyal adalet) var olduğunu savunmak isteyen herkes, özel mülkiyet biçimlerinin en azından bir ölçüye kadar geçerliliğini önceden varsaymak zorundadır. Özel mülkiyetin evrensel bir norm olarak geçerliliğini reddetmek ve aynı zamanda Marksist tezlerde görüldüğü üzere ahlakî üstünlük iddiasında bulunmak tam bir tenakuz hâlidir. Öte yandan iktisat teorisi ve siyaset felsefesi tartışmalarının tamamı da özel mülkiyete dair pozisyonlar üzerinden anlaşılabilir. Bu noktada özel mülkiyetin ortaya çıkması için gerekli ön şartları izah etmek açısından iktisat biliminin konvansiyonel tanımından yararlanacağız. İktisat bilimi tanımlanırken sınırsız ihtiyaçlardan ve sınırlı kaynaklardan bahsedilir. Burada bizim odaklanacağımız kısım sınırlı kaynaklar olacak. Sınırsız ihtiyaçlar kısmı bambaşka bir tartışma konusu olup elbette pek çok açıdan eleştiriye tâbi tutulabilir.

Özel mülkiyetin ortaya çıkabilmesi için öncelikle mevcut kaynakların kıtlığı (scarcity) söz konusu olmalıdır. Eğer kaynakların kıtlığı söz konusu olmasaydı tüketim nesnesi olan her şey herhangi bir kişi tarafından herhangi bir amaçla kullanıldığında, aynı tüketim nesnesinin başka herhangi bir kişi tarafından başka amaçlarla kullanımı hiçbir şekilde kısıtlanmamış olacaktı. Böyle bir senaryoda her şeyin “bedelsiz” olduğu ve dolayısıyla mülkiyete gerek kalmadığı iddia edilebilir. Bir misal ile açıklayacak olursak dünya üzerinde arzı sınırsız olan bir tüketim nesnesi konusunda -mesela soluduğumuz hava- herhangi bir özel mülkiyet ediminden söz edemeyiz. Dolayısıyla özel mülkiyet kavramının ortaya atılabilmesi için kaynakların kıt olması ve bu kaynakların kullanımı konusunda kişiler arası çatışmaların ortaya çıkabilmesi gerekir. Özel mülkiyetin işlevi kıt kaynakların kullanımı konusunda olası çatışmaları, şahıslara münhasır mülkiyet hakları tanımlayarak önlemektir. Bu anlatı ışığında diyebiliriz ki bir kişinin özel mülkiyetin tümüyle ilgasını salık vermesi için öncelikle kaynakların sınırlılığı problemini çözmesi gerekecektir.

Mülkiyete dair inşamızı bir adım daha öteye taşıyarak tüketim nesnesi olabilecek kaynakların arzının sınırsız olduğu bir tür cennette yaşadığımızı farz edelim. Böyle bir senaryoda dahi mülkiyet kavramından zorunlu olarak bahsetmemiz gerekirdi. Zira her insanın fiziksel bedeni hâlâ kıt bir kaynak olacaktı ve bu nedenle mülkiyet kurallarının, yani insanların bedenleri üzerindeki tasarruflarına dair kuralların oluşturulması gerekecekti. Dolayısıyla özel mülkiyete dair farkındalığımızın, sonradan edinilmiş olmaktan ziyade bedensel var oluşumuzdan öte gelen bir tür a priori bilgi olduğunu söylemek mümkündür. Bedenleri özel mülkler olarak düşünmek kulağa biraz absürt gelebilir ancak kaynakların kıtlığı açısından hayal edilebilecek en ideal senaryolarda dahi kişinin bedeni üzerindeki tasarruf sahipliği konusunda muhtemel çatışmaları önlemek için mülkiyet haklarının tespit edilmesi gerekir. Benzer bir eleştiri vaktiyle Komünist Manifesto’nun yazarlarına daha vulgarize bir hâlde “madem öyle, hanımlarınızı da kamulaştırın” minvalinde ifadelerle yapılmış olacak ki Manifesto’nun yazarları şöyle bir cevap verme ihtiyacı hissetmişler:

“Burjuvanın gözünde karısı bir üretim aracından başka bir şey değildir. O yüzden de, üretim araçlarının ortaklaşa kullanılacağını duyar duymaz varabildiği tek sonuç, kadınların da ortaklaşa kullanılacağı olmaktadır. Asıl amacın, kadınları basit bir üretim aracı olmaktan çıkarmak olduğu, burjuvanın aklının ucundan bile geçmemektedir. Kaldı ki burjuvalarımızın kadınların Komünistler tarafından açıkça ve resmen ortaklaşa kılınacağını ileri sürerek pek erdemli bir öfkeye kapılmalarından daha gülünç bir şey olamaz. Komünistlerin kadınların ortaklaşa kullanımını getirmelerine gerek yok ki; en eski çağlardan bu yana var olan bir şey bu. Burjuvalarımız, orta malı fahişeleri bir yana bırakalım, yanlarında çalışan proleterlerin karıları ve kızlarını diledikleri gibi kullanmakla da yetinmezler, birbirlerinin karılarını ayartmaktan büyük bir zevk alırlar. Aslında burjuva evliliği evli kadınların ortaklaşa kullanıldığı bir sistemdir; o yüzden Komünistler, olsa olsa, kadınların ortaklaşa kullanımını ikiyüzlülükle gizlenen bir şey olmaktan çıkarıp açıkça meşrulaştırmak istemekle suçlanabilirler. Kaldı ki bugünkü üretim sisteminin ortadan kaldırılmasıyla birlikte kadınların bu sistemden kaynaklanan ortaklaşa kullanımının, başka bir deyişle açık ve gizli fuhuşun da ortadan kalkacağı açıktır.”

Mezkûr pasaj yine pek çok açıdan eleştiriye tâbi tutulabilir ancak bazı hususlarda oldukça isabetli teşhislerde bulunduğu kabul edilmelidir. Öyle ki liberal ideolojinin kutsaldan arındırılmış (desacralised) modern mülkiyet tezleri ile ayrışacağımız hususların izdüşümlerini bu ifadelerde gayet net bir biçimde gözlemleyebiliriz. Zira evvelce yaptığımız mülkiyet müdafaası bu hâliyle pek tabii liberal tezlerle de gayet örtüşür vaziyettedir ve bir tür burjuva mülkiyeti de buradan hareketle temellendirilebilir.

Liberal ideolojinin bütün fraksiyonları -klasik anlamda liberalizmden modern liberalizme ve sair liberteryen fikir akımlarına kadar hepsi- farklı ölçü ve bağlamlarda da olsa temelde aynı teze sahiptir. Bu tez şu şekilde özetlenebilir: Modern birey kendi mülkiyetinde olan şeylerin tamamı üzerinde mutlak tasarruf sahibidir ve bir başka bireyin mülkiyet hakları gasp edilmediği müddetçe dilediği eylemde bulunmayı tercih etme hakkına sahip olması, özgürlüğün hakikî anlamda gerçekleşmesinin yegâne yoludur. Bu bakış açısına göre mülkiyet sahipleri arasında gerçekleşen rızaya dayalı kontraktüel ilişkiler, mahiyetleri ne olursa olsun ahlaken meşru hâle gelir.

Liberal tezin, Kartezyen felsefede öznenin bir hükmedici olarak kendini varlık dairesinin merkezinde konumlandırmasının kaçınılmaz bir neticesi olduğu açıktır ve bu bakımdan modern kopuşun bizzat kendisini temsil eder. Modernite öncesi toplumların ahlak, siyaset ve iktisat anlayışlarını farklı kılan şey tam da burada daha anlaşılır hâle gelir. Zira kadim öğretilerde insan ne bedeninin ne de içinde yaşadığı dünyanın mutlak hâkimidir. İnsan yalnızca bir emanetçidir ve varlık ile olan münasebetleri, varlığın esas sahibi tarafından vazedilen kurallar manzumesine göre düzenlenmelidir. Dolayısıyla “benim bedenim benim tercihim” söylemleri anlamını tamamen yitirir, her geçen gün daha da vahim bir hâl alan servet dağılımındaki asimetriyi meşrulaştırma çabaları boşa çıkar.

İlahî iradenin varlık üzerindeki hükümranlığı mülkiyet eksenli bir temellendirmeye isnat edilir. Yerin, göğün ve ikisi arasındaki her şeyin hakikî manada tek bir sahibi vardır. Eş’arî teolojide adaletin “malikin mülkü üzerindeki her türlü tasarrufu” olarak tanımlanması da böyle bir bağlamda değerlendirilmelidir. İnsanoğlu kendi bedeni üzerinde dahi mutlak sahiplik iddiasında bulunamaz. Mevcut özel mülkiyet biçimlerinin tamamı arızî bir mahiyete sahiptir. Hâl böyleyken ihtiraslarının esiri olan insanoğlu, modern tekno medeniyetin ışıltılı cazibesinde kibre kapılıp varlığa efendilik taslama cüretini göstermekten geri durmuyor.


¹ Karl Marx Friedrich Engels, Komünist Manifesto, Çev: Nail Satlıgan, Yordam Kitap Basın ve Yayın, 2013, İstanbul, s. 54