Hz. İnsan’dan Nöron Yumağına Beşerin Mertebeleri

Hz. İnsan’dan Nöron Yumağına Beşerin Mertebeleri

Eyüp Bedri Öztürk

Sayı 05

31 Mayıs 2026

Bilimsel bilginin modern zamanlarda hakikatin yegâne ölçüsü hâline gelmesinin temel sebeplerinden biri, varlık âleminin yalnızca duyularla algılanabilen ve deneysel yöntemlerle incelenebilen unsurlardan ibaret olduğu zannının giderek mutlaklaştırılmasıdır. Görünenin ötesine nüfuz edemeyen bu anlayış zamanla insanı yalnızca maddî olanla kayıtlı bir varlık gibi okumaya başlamıştır. Varlık âlemini bu kadar kısıtlayan beşer ise varlık âleminde alçaldığının farkına varamamaktadır. Çünkü onun için alçalmak ancak şehvetleri uğruna kendini paralarken o şehvetleri elde edememesinden ileri gelmektedir. Şehvetlerini elde ettiği ölçüde de kendini yüksek zanneder. İnsanın konumlandığı yer bu bakımdan anlamsızlaştıkça da insan varlık amacını kaybetmektedir. Bu yazımızda çeşitli ekollerce insanın kendisini nerede konumlandırılabileceğine bakış atacağız. İnsanın ulaşabileceği en ulvî makam olan Hz. İnsan olmaklığa bakış attıktan sonra dört ekolü inceleyeceğiz. Bu dört ekolün ilk ikisi ulvî son ikisi ise süflî ekollerden oluşmaktadır.

1. İrâde-i Cüz’iyye Sahibi Hz. İnsan

İnsan irâde-i cüz’iyyesi olması sebebiyle “İnsan” olur. İradesi olmayan insan klasik anlamda İnsan değildir. Allah’ın vahyine yine bu sayede muhatap olan insan aklını -iradesini- kaybettiğinde mazur sayılır.

İrâde-i cüz’iyye; kalp, akıl ve bilincin müşterek işleyişi içinde teşekkül eden insanın önüne gelen farklı yönelimler, arzular ve değerler arasında bilinçli bir tercih yapmasını sağlayan aktif bir kudrettir.

İrâde-i cüz’iyyeyi etkileyen iki varlık vardır. Allah’ın Cemal sıfatının bir tecellîsi olan Ruh hak olan, hakikate yaklaştıran şeyleri telkin eder.  Allah’ın Celal sıfatının bir tecellîsi olan nefis ise bâtıl olana teşvik eder. İnsan ruhunun telkinlerine uydukça Allah’ın Cemal sıfatına mazhar olur, kalbi mutmain olur; nefsine uydukça da Allah’ın Celal sıfatına mazhar olur ve kalbi mühürlenir. Bu bakımdan insan hak silsilesi olan bir yola intisap etmeli ve nefisini ehlîleştirmek adına olanca kuvvetini sarf etmelidir. İnsan nefsini ruhunun işaret ettiği hakikatle uyumlu hale getirip onu terbiye edebildiğinde hakikî anlamda ‘Hz. İnsan’ mertebesine yükselir.

2. Platon’un Üç Parçalı Ruh Teorisi

Platon “Devlet” adlı kitabında ruhun üçlü yapısını, insanın kendi içinde neden çatıştığını, tek bir öznenin nasıl bölünmüş bir tecrübe yaşadığını açıklamaktadır. Nitekim Platon’un tanımladığı ruh insanın tüm karar alıcı ve karara yönlendirici güçlerini temsil eder.

Ruhun akılcı kısmı (to logistikon) hakikikati arar, iyi ile kötüyü birbirinden ayırt eder ve bütünü gözetir. İradeli ya da öfkeli kısım (to thumoeides) onur, cesaret ve özdenetimle ilişkilidir. Çoğu zaman aklın yanında yer alarak onu destekler. İştahlı kısım (to epithumetikon) ise anlık tatmin peşindedir. Hazlara yönelir, ölçü tanımaz. Bu üçlü yapı birbirinden bağımsız "küçük benlikler" değil tek bir öznenin içindeki farklı eğilimlerdir. Karar yine birdir, bölünmez. Ancak insan bu eğilimlerin çekişmesi içinde kendini birçok parçaya ayrılmış gibi deneyimler. "Ben" dediğimiz şey en sahih anlamıyla ruhun akılcı yönüdür çünkü insanı hakikate yönelten, onu kendini aşan bir ölçüye bağlayan ve diğer eğilimleri düzenleyebilecek olan merkez burasıdır. Ne var ki bu merkezin temsil ettiği akıl yürütme süreci bedene ve arzulara karıştığı ölçüde bulanır. Bilse de yapamama hâli -akrasia- tam da bu gerilimden doğar. Doğal olarak kararı kimin aldığı veyahut “ben problemi” olarak adlandırabileceğimiz bu açıklamalar yalnızca psikolojik bir mesele olarak karşımıza çıkmaz. Hukukun şekillenmesinde de önem arz etmektedir. Eğer bakış açımızı Platon’un ruh anlayışı ile sınırlarsak insan dünyada herhangi bir kötülüğü isteyerek yapmaz, bedenin baskısı ve bilgisizliği altında yapar. Bu yüzden aslolan cezalandırmak değil tedavi etmek ve eğitmektir. Ancak ilahî adalet -mitolojik anlatılarda somutlaşan evrensel düzen- ruhun kendi bütünlüğüne verdiği zararı affetmez. Ruh bedenden sıyrıldığında dünyada işlediği tüm adaletsizliklerin izini üzerinde taşır, ölümden sonraki süreçte bu suçların karşılığını kesinlikle görür.


3. Ruhu Konuşmayı Reddeden Budizm

Budizm'in en temel öğretilerinden biri, Anatman (Pali: Anatta) doktrinidir. Yani kalıcı, değişmez ve ölümsüz bir "benlik" ya da "ruh"un (Sanskritçe: Atman) varlığının kesinlikle reddi. Budizm’de "ben" ya da "birey" dediğimiz şey sürekli değişen fiziksel ve zihinsel enerjilerin geçici bir bileşiminden ibarettir. Söz konusu bileşim beş küme üzerinden açıklanır.  Skandha ya da khandha olarak adlandırılan bu beş kategori şöyle sıralanır: maddî biçim (rupa), duygu ve his (vedana), algı (sanna), zihinsel oluşumlar (sankhara) ve bilinç (vinnana). İnsan bu beş kümenin birlikte işlemesinden oluşan dinamik bir süreçtir. Arka planda bu süreci yöneten, bedenden bağımsız sabit bir ruh yoktur.

Kararları alan şey bağımsız bir ruh değil, neden-sonuç ilişkisinin içinde ortaya çıkan iradenin (cetana) bizzat kendisidir. Budist düşünce, düşüncenin arkasında ayrıca bir "düşünen" aramaz. Düşünen şey düşüncenin kendisidir. Herhangi bir uyarana karşı geçmişte oluşmuş eğilimler (sankhara) iradeye dönüşerek kararları mekanizmanın bir parçası olarak alır. Bu özneyi eylemden ayıran değil eylemi özneleştiren bir anlayıştır.

Karma kavramına da göz atmamız “ruh”un izini sürerken önem arz etmekte. Karma alın yazısı ya da kozmik bir adalet mekanizması olarak yanlış anlaşılır. Oysa karma özünde "niyetli eylem" demektir. Buda'nın tanımı bu noktada son derece açıktır: "Ey rahipler, ben karmayı irade (cetana) olarak adlandırıyorum. Kişi irade (niyet) ettikten sonra beden, söz ve zihin yoluyla eylemde bulunur". Karmanın irade ile özdeşleştirilmesinin pratik bir sonucu vardır. Bir eylemde niyet yoksa o eylem karma üretmez. Örneğin uyurgezer hâlde ya da tamamen kazayla bir başkasına zarar verildiğinde bu eylemde irade eksik olduğu için ahlakî bir sonuç (vipaka) doğurmaz. Karmanın iyi (kusala) ya da kötü (akusala) olmasını ve ilerleyen zamanda olgunlaşacak sonuçlarını belirleyen yegâne unsur, eylemin arkasındaki niyet ve iradedir.

Bir iradeyi iyi ya da kötü yapan şey ise onun beslendiği psikolojik köklerdir (hetu/mula). Açgözlülük (lobha), nefret ya da öfke (dosa) ve cehalet ya da yanılgı (moha) köklerinden beslenen bir niyet kötü ya da sağlıksız (akusala) kabul edilir. Bu üç zihinsel zehrin karşıtları olan cömertlik, sevgi-şefkat ve bilgelik ise iyi ya da sağlıklı (kusala) niyetin kaynaklarıdır. Kararlar ve eylemler ancak bu iç psikolojik durumlar aracılığıyla ahlakî olarak sınıflandırılabilir.


4. Metafizik bilgiyi reddeden Freud

Freud insanı bilinçdışı güçlerin yönlendirdiği bir varlık olarak ele alır. Ona göre insan doğasının temelinde iki karşıt içgüdü yatar: Yaşam ve bağlanma güdüsü (Eros) ile yıkım ve ölüm güdüsü (Thanatos). Bu iki güç insanın tüm eylemlerinin altında sessizce işler.

Kişilik Freud’a göre üç yapıdan oluşur. İd, Süperego ve Ego. İd tamamen bilinçdışıdır. Doğuştan gelen ilkel dürtüleri barındırır ve haz ilkesiyle hareket eder. İsteklerinin anında, sonuçları düşünülmeksizin karşılanmasını talep eder. Süperego ebeveynlerden ve toplumdan görülerek içselleştirilen ahlakî kuralları temsil eder. İd'i dizginlemeye ve kişiyi  ahlakî mükemmelliğe zorlamaya çalışır. Ego ise bu ikisi arasında çalışan akılcı merkezdir. İd'in isteklerini yok etmez, onları dış dünyanın koşullarını ve süperegoyu göz önünde tutarak kabul edilebilir bir zemine oturtur. Freud bunu at arabası metaforuyla açıklar. Atlar (id) ham enerjiyi sağlar, sürücü (ego) yönü belirler.

Freud'un sisteminde ruh kavramına yani herhangi bir metafizik kuvvetin insanın kararlarındaki etkisine yer yoktur. Ruh’un yerine id, ego ve süperegonun oluşturduğu zihinsel yapıyı ve bu yapının altında yatan devasa bilinçdışını koyar. Ona göre insanın yaratıcı, ruhanî ya da ahlakî olarak nitelendirdiği her etkinlik bile temelde cinsellik ve saldırganlık dürtülerinin şekil değiştirmiş hâlleridir. O buna yüceltme (sublimation) der. Freud'un insanı kendi evinde yabancıdır. Karar aldığını sandığı anda, çoğunlukla bilinçdışı güçlerin zaten verdiği bir kararı onaylamaktadır.


5. Nörobilimsel ve Psikolojik Gelişmeler Karanlığında “Ben” Nedir ?

Bilimsel bilginin mukaddes hâline geldiği günümüzde “ben”in ne olduğuna dair veya gündelik yaşantımızda aldığımız kararların nasıl verildiğine dair söz söyleme salahiyetine sahip iki disiplin vardır diyebiliriz. Sinirbilim ve psikoloji.

Bilim fiziksel ve doğal dünyanın gözlem, deney ve kanıta dayalı araştırma yoluyla sistematik olarak incelenmesi olarak tanımlanır. Kanıta dayalı olmak bir iddianın veya kararın kişisel görüşlere, tahminlere ya da geleneklere değil; somut, ölçülebilir ve doğrulanabilir (diğer kişilerce) verilere dayanmasıdır.

Sinirbilimciler insanın düşünce ve karar alma süreçlerini nöronlar¹ arası bağlantılar, sinapslardaki² elektrokimyasal etkileşimler ve kompleks sinir ağları üzerinden açıklamaktadırlar. Mevcut bilimsel paradigmada bu fiziksel süreçlerin ötesinde bir fail aramak -en azından bugünkü ölçüm yeteneklerimiz dahilinde- mümkün görünmemektedir. Bilim adamları gerçekleşen tüm gözlemlenebilen olayları iyi açıklamalarına rağmen “ilk hareket ettirici”nin ne olduğu yani beyindeki ilk elektrik kuvvetinin -ilk düşüncenin- nasıl oluştuğu konusunda sessiz kalmaktadırlar. İlk düşüncenin açıklandığı bir gelecek bizi bekliyor olsa dahi bu açıklamanın yapılıyor olması bizi “İnsan” yapmayacaktır. Hatta bizi insanlıktan uzaklaştırması işten bile değildir. Çünkü bizler insanın ancak hayvan-ı nâtık³ olması hasebiyle hayvanlardan ayrıldığı bilgisine sahibiz. Fakat hayvanlardan tek farkının birkaç ilave nörona ve sinapsa sahip olması zannıyla insana bakmaya başlarsak hayvandan farkımız kalmayacaktır.

Psikoloji ise sinirsel altyapının göz ardı edilmediği ancak inceleme odağının daha farklı bir katmana taşındığı bir disiplindir. Psikolojide pek çok inceleme ve çalışma alanı vardır. Bu bağlamda psikolojinin alt dallarından biri de bilişsel psikolojidir. Bilişsel psikoloji düşünen öznenin kim olduğu ve "Ben"in ne olduğuna dair soruları yanıtlamaya çalışır. Bu doğrultuda temel olarak felsefeden, dilbilimden, bilgisayar bilimlerinden ve nörobilimden yararlanarak teoriler ortaya konulmaktadır.

Bir dine bağlı olsun olmasın herkesin modern olduğu bu dünyada hâkim paradigmadan çıkmak hakikaten zor bir iştir. Sonuçta insan mekandan ârî olamaz. Hâkim paradigmanın biz insanları nerede konumlandırdığı bu kadar aşikâr iken maalesef  bu paradigmaya verilen tepki yalnızca elimizdekilere daha çok sarılmak olmaktadır. Ancak ve ancak Hz. İnsan’ın İnsan olarak kabul edildiği bir çevreye doğru ilerlemek için hâkim paradigmayı reddetmek atılması gereken adımların başında gelmektedir.


¹ Sinir sisteminin temel yapı ve işlev birimini oluşturan hücreler.

² Nöronlar arasındaki iletişimin sağlandığı yapı.

³ “Konuşan hayvan”, İnsan.