Schmittyen Bir İstiklal Harbi Okuması - 1 : Partizanlık

Schmittyen Bir İstiklal Harbi Okuması - 1 : Partizanlık

Mustafa Ahmet Güney

Sayı 06

29 Temmuz 2026

— Biz bir şey yapamayız. Devlet asker gönderirse gönderir. Yunanlıya boyun eğeriz, derler.

O sıralarda o çevrede bulunan Rauf Orbay:

— İntibâım iyi değil. Bu şartlar altında bir şey yapılamaz, der. Bu devir Çerkez Ethem'ler, Demirci Efe'ler, Yörük Ali'ler, Topal Osman'lar devridir.
(Çankaya, Falih Rıfkı Atay, Pozitif Yayınları, 281)


Carl Schmitt’in “Siyasal Kavramı” (1927) ve onun Savaş sonrası dünyaya yeni bir uyarlaması olarak yazdığı “Partizan Teorisi” (1963) isimli eserlerinde “siyaset” soyut bir uzlaşma alanı olmaktan ziyade belirli bir dünya görüşünü paylaşan zümrenin (freund) birleştirilmesini ve yaşama şekillerine kasteden düşmanın (feind) teşhis edilerek onunla mücadele edilmesini mümkün kılar. 


1918’in Kasım ayına, müttefik donanmasının Haliç açıklarına zincirlendiği günlere gidelim. Osmanlı Devleti 1912 senesinden Mondros Mütarekesi’ne kadar büyük toprak kayıpları yaşamış, kıtlıklar atlatmış ve savaşlarda iki milyona yakın vatandaşını kaybetmişti. Yıllardır cepheden cepheye sürülen ve toprakları işgal edilen halk devletten ve ordudan bıkmış, savaşın sonunda silah altına alınan askerin çeyreğe yakını firar etmişti. 1919 ilkbaharına gelindiğinde ateşkes öncesi orduda 900.000 civarında olan asker sayısı ateşkes sebebiyle yapılan terhislerle 60.000’e kadar düşmüştü.


Mondros Ateşkes Antlaşması’nın ihlallerine direnen Ahmet İzzet Paşa hükûmetinin yerine gelen Damat Ferit Paşa Kabinesi, Sultan Vahdeddin’in saltanatının devrilen Alman ve Habsburg monarşileri gibi olmaması adına ne pahasına olursa olsun işgalci İtilaf devletleriyle uzlaşma ve taviz verme yoluna gidiyordu. İstanbul Hükumeti’nin Sevr’i imzalayacağı güne kadar artarak devam eden ve “nomus”un varoluşsal bir tehditle karşı karşıya olduğu “istisna hâlinde” takınılan bu tutum Schmitt’e göre devlet olmanın ana şartlarından olan “düşmanın tespiti ve onunla mücadele etme iradesi”nin terk edilerek siyasî varlık olma vasfının yitirilmesi demekti.


Yazılarımızın ilerleyen kısmında mukavemetin ana gayesi sayarak sıkça dile getireceğimiz “nomos” tabiri savaşma iradesini ortaya çıkarmak adına kritik öneme sahiptir. Schmitt’in temel kavramlarından olan nomosu yüzeysel bir şekilde açıklamak gerekirse: müşterek bir yaşam tarzına sahip bir zümrenin belirli bir mekân üzerinde egemenlik kurmasıyla şekillenen hukukî, siyasî ve mekânsal düzen anlayışının bütünüdür.
Dönemin şahitliğiyle “İstiklal Harbi’nin nomosu neydi?” sorusuna verilebilecek cevap, ilerleyen yıllarda millet meclisinde irad edilen şu konuşmadadır:


“Vatan muhafazasında gözetilecek maksad-ı aksa, ahkâm-ı şer'iyenin bihakkın tenfiz ve tatbikıdır. Yine malûm-ı âlileridir ki Halifenin müstakil olması lâzımdır. Nereye karşı? Hem harice ve hem dahile karşı müstakil olması lâzımdır. Ahkâm-ı şer’iyenin bir noktası ihlal ve ihmal edildiği vakitte muharebe olur. İşte muharebe ilanı tabii bunun içindir. Dahile karşı da yine istiklâli lâzımdır. İslâmiyetin ahkâm-ı şer’iyesinin tatbikında katiyen ve katıbeten hiçbir kimse Halifeye itiraz edemez. Kendisi bozduğu takdirde de millet tabii kendi yerine diğerini getirmek için çalışır, içtima eder. Ben şimdi şu cemiyeti teşkil eden herkes kalbinde bu hissi ve bu manayı besliyor diye zannediyorum.”

Ömer Vehbi Efendi


Osmanlı’nın savaştan çekildiği günlerde Enver Paşa riyasetindeki Teşkilât-ı Mahsusa üyeleri ve diğer İttihatçı devlet ricali yenilgiyle neticelenen Dünya Harbi’ni nihaî son saymıyor, aynı Balkan Harbi’nde olduğu gibi savaşın ikinci bir safhayla yeniden devam edeceğine inanıyordu. Bu sebeple Mondros imzalanmadan çok önce Anadolu’nun çeşitli yerlerine hücre yapılanmalar eliyle gizli cephanelikler inşa edilmişti. Harp sonrası İttihatçıların A kadrosunun işgalcilerce mahkûm edilmek endişesiyle yurtdışına kaçmalarıyla Albay Kara Vasıf ve Kara Kemal’in başını çektiği cemiyetin B kadrosu, Teşkilât-ı Mahsusa’nın devamı niteliğindeki “Karakol Cemiyeti” eliyle işgallere karşı mukavemete koyuldu. Hükûmet İttihatçılar üzerindeki baskıları arttırınca direnişi örgütleyecek olan subaylar ve gerekli teçhizat Anadolu’ya kaçırıldı.


İstanbul hükûmeti’nin her türlü direnişe engel olmaya çalıştığı 1919 yılının sonuna gelindiğinde İngiliz, Fransız ve İtalyan orduları sahil kesimlerini işgal etmiş; Pontus çeteleri Karadeniz’de türlü mezalimlere başlamış ve Yunanlılar 60.000 kişilik ordularıyla Ege Bölgesi’nde İç Anadolu’ya doğru ilerlemeye başlamıştı. Partizanlık işgallere karşı halkı koruyacak yasal bir gücün bulunmadığı bu bölgelerde ortaya çıktı.


Schmitt’e göre Birinci Dünya Savaşı sonrası galip devletlerce tesis edilen statüko siyasî olanı nötralize etmeyi amaçlıyordu. Mağlup devletlerin depolitize edilip kavga dışı bırakıldığı bu atmosferde Partizanlık dört önemli karakteristikle ortaya çıktı: düzensizlik, yüksek hareketlilik, yoğun politik angajman ve yerellik (telluric). Partizan uluslararası hukukun “yasallığı” ve nötralize ediciliğinden “düzensiz” olmakla ayrışır. Bu düzensizliği nedeniyle “yasal” olmamasına rağmen kendisini isnad ettiği ve uğruna savaştığı “nomos” onu meşru kılar. Yani Partizan ne bir devletin nizamî orduları gibi yasal ne de dağların eşkiyaları gibi gayrimeşrudur.


İlerleyen dönemde iyice yaygınlık kazanacak tipik bir Kuvayımilliye Partizan grubu, makineli tüfek ve bir topla teçhiz edilmiş 100-200 kişiden oluşmaktaydı. Birliklerin çoğu da halktan değil tecrübeli komutanlar emrindeki eski askerlerden oluşmaktaydı.


Ne hükûmetin ne de ordunun güçlü bir varlık gösteremediği Güneydoğu’da etkili gruplar oluşturuldu. Önce Gaziantep'te, Maraş'ta, Urfa'da sonra da Adana, Ceyhan, Mersin, Osmaniye, Pozantı ve Tarsus'ta cemiyetler kuruldu. Ermenilerin Müslümanlara karşı mezâlimlerinin arttığı 1919 ilkbaharında bu cemiyetler savunmadan saldırıya geçerek Fransız ve Ermenilere karşı gerilla hücumlarına giriştiler.


İşgalle birlikte Ege'de Yunan ilerleyişine karşı subaylar, efeler ve yerel mülkî amirlerin gayretleriyle üç ana hat (Kuzey, Merkez, Güney) kuruldu. 1920 yılı yaklaşırken Kuvayımilliye birlikleri hız kazandı. Yunan birlikleriyle birlikte Aydın ve Ömerli'deki işbirlikçi Rum sivillere topçu atışlarına başlandı. Müftüler, vaizler ve müderrisler yardımıyla halkın da desteğini alan 1500-2000 civarındaki Türk çeteci; sayıları 60.000’i bulan Yunan müfrezelerine yönelik gece baskınları, ikmal hattı sabotajları ve yerel işbirlikçileri tasfiye gibi çeşitli yöntemlerle Milne hattını aşana kadar düşmana ciddi kayıplar yaşatarak düzenli ordunun kurulması için Ankara’ya zaman kazandırdı.


Dünya Savaşı sonrası Clausewitz-Lenin etkisiyle “mutlak savaş” ve “mutlak düşman” tabirleri öne çıkmıştır. Bu mentalitenin hâkim olduğu bir devirde dost-düşman ayrımı kesin şekilde tespit edildikten sonra düşmanla uzlaşma seçeneği ortadan kalkar. Düşman yalnızca politik maslahatlar için mücadele edilmesi gereken bir rakip olmaktan çıkıp tamamen ortadan kaldırılıncaya dek savaşılması gereken şeytanî bir figür hâlini alır. Yeni bir hüviyet kazanan bu düşmanlık mefhumu ve sonuna kadar sürdürülmesi gereken “mutlak savaş” nosyonu Kaymakam İbrahim Ethem Bey’in Akıncı müfrezelerine hitabında açık şekilde göze çarpar:


“Gitmek istemeyen arkadaşlara gelince mademki işgal dâhilinde gönüllü kaldık. Artık yalnız bir şey düşüneceğiz. O da gavur öldürmek, vatanı kurtarmak!... Bizim başka düşüncemiz, anamız, babamız, karımız, çocuğumuz olmayacaktır. Binaenaleyh ben kendi şahsım itibariyle ordu Sivas’a, Erzurum’a çekilse bile gitmeyeceğim. Burada düşmanla uğraşacağım. Ve düşmanı denize dökünceye kadar çalışacağım. Ve hiçbir zaman düşmana teslim olmayacağım. Benim ile beraber dağlarda kalacakların ayrılmalarını ve söz vermelerini rica edeceğim. Dağlarda kalacak ve kalmaya söz verecek var mı?”
(Demirci Akıncıları, İbrahim Ethem Akıncı, TTK Yayınları, 72)


Teşkilât-ı Mahsusa’nın eski fedailerinden Topal Osman Ağa harp sonrası Giresun Müdâfaa-i Hukuk Cemiyeti’nin başına geçti ve Doğu Karadeniz’in çeşitli illerinde milisleriyle Pontus çetelerine karşı misillemeler yapmaya başladı. Pontus çetecilerin Müslüman halka yönelik zulümlerine şedit şekilde mukâvemet eden Osman Ağa’nın yöntemleri, meclise bağlı yerel yöneticilerce bile aşırı bulunarak Ankara’ya şikâyet edilmişti.


“Topal Osman beş on kişi ile harekete geçti. Bir Türk evine karşı üç Rum evi yakmak, mezarını kendine kazdırıp diri diri adam gömmek, vapur kazanına kömür yerine canlı adam atmak gibi zulüm ve işkenceleri ile tanınmıştır. Sonunda Pontus Rumluğunu iyice yıldırdı idi.“
(Çankaya, Falih Rıfkı, 278)


Schmitt’in kuramında siyasî birlik, soyut-hukukî prosedürlerden ziyade topluluğun varoluşsal kimliği etrafında şekillenen kararlara dayanır. Erzurum ve Sivas Kongreleri sonrasında gelişen süreçte Anadolu’nun yasal ve meşru merkezi Ankara’ya taşınmış ve 23 Nisan 1920’de Büyük Millet Meclisi’nin açılmasıyla yeni bir "kurucu karar" safhasına geçilmiştir. Ankara da meclisin tesisiyle birlikte parçalı ve dağınık hâldeki direniş iradesini merkezîleştirerek “yasallaşma” hamlesini başlatmıştır.


“Çerkez Ethem Kütahya dolaylarında neredeyse küçük bir bağımsız derebeylik kurmuştu. Halktan kendi adına vergi topluyor, kendi başına keyfî bir adalet sistemi uyguluyor, adamlarına düzenli ordudakinden üç kat fazla para veriyor, askerleri ordudan kaçmaya kışkırtıyordu.”
(Atatürk, Lord Kinross, 385)


Düzenli ordunun kurulma sürecinde Kuvayımilliye ile çıkan gerilimleri anlamak için bu çetelerin ulaştığı gücü gözönünde bulundurmak gerekir. Kuvâ-yı Seriyye birlikleriyle mevcut partizanların en güçlüsü durumunda olan Çerkez Ethem, Yozgat’da Çapanoğlu İsyanı’nı bastırmak için Meclis tarafından davet edilmiş ve yeni kurulan nizamî ordunun bastıramadığı ayaklanmayı bir hafta içinde bastırmıştı. Bu başarısı sonrası prestiji iyice artan Ethem, isyandan sorumlu tuttuğu Ankara Valisi Yahya Gâlib Bey’i asmak istemiş, Mustafa Kemal Paşa bunu reddedince de bizzat gelerek valiyi meclisin önüne asmakla tehdit etmiştir. Mustafa Kemal Paşa için şahsî muhafız birliği kurulması bu süreçte olmuştur.


Weberyen devlet tanımının da asıl unsuru olan "şiddet tekelini" yeniden tesis etmek amacıyla Batı Cephesi ikiye ayrıldı, Albay İsmet ve Albay Refet Beylerin komutasında Kuvâ-yı Nizâmiye kurularak dağınık hâldeki mevcut Kuvayımilliye düzenli ordunun komutası altına alındı. Bu süreçte Topal Osman gibi figürler düzenli orduyu kabul ederken Çerkez Ethem işgal bölgesine kaçarak Yunan saflarına katıldı. Millet Meclisi’nin “yasallık” zeminine geçmesi ve mukavemeti tekeline almasıyla harbin Partizanlık evresi sonlanmış oldu.


Partizanlık döneminin en önemli askerî sonuçları; ateşkes hükümlerine aykırı olarak silah depolanması ve dağıtımı, ordunun teşkilât yapısının korunması ve liyakatli subayların saptanarak nizami ordunun ulaşamayacağı bölgelerde hareketli direniş hatlarının kurulmasıydı. Bütün bu faktörler 1920 yılında Ankara’ya Sevr Antlaşması’nı tamamen reddetme ve “mutlak savaş”ı sürdürme imkânı sağladı. Harbin “yasal” kısmı henüz başlıyordu.